top of page

Bilinmeyenin Hatırına

Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
Ulviye Yaşar
8 Eki
3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 11 Eki

‘’Birini anlayamadığınızı anlayacak kadar derinliğiniz var mı? İşte bu oldukça önemli.’’ Nihan Kaya



Gerçeküstücülük olarak da geçen sürrealizm 1924’de şair Andre Breton tarafından manifestosu ilan edilen modern sanat alanına dahil olmuş akımdır. Bu akımı şekillendiren şair ve sanatçılar en çok Sigmund Freud’tan ve onun psikanaliz ve bilinçaltı teorilerinden etkilenmişlerdir. İlan edilen manifestoda da tamamen Freud’un görüşleri yer almaktadır. Kısaca bahsedecek olursam; 1800’lerin sonlarında Sigmund Freud psikanaliz yöntemini ortaya çıkarır. Temel kaygısı; bireyin ruhsal sağlığı ve ilişki kurma zorunluluğumuz toplumsal değerler bütününü yarattığından bizim kendi iç dünyamız ile uyum olmalı görüşünden ziyade ‘’O uyum yüzünden bizim kendi öznelliğimiz bastırılıyor.’’ görüşüyle yaklaşarak bu yöntem ile onları dışarı çıkarmaya çalışıyordu. Rüyaların Yorumu adlı kitabında da rüyaların ve hipnoz yönteminin önemi geniş kapsamlı vurgulanmaktadır. Sürrealizmin en önemli temsilcisi ise akımın öncü resimlerinden olan Belleğin Azmi / Eriyen Saatler ve Büyük Mastürbatör eserleri ve iddialı bıyıkları ile bilinen Salvador Dali’dir. Resimlerinde bağlamlarından kopuk unsurlar vardır. Tıpkı rüyalarımızdaki gibi. Ailesi de Dali’ye cinsellik konusunda baskı yaptığı için Freud’un rüyalarla ilgili görüşlerinden etkilenmesine sebeptir. Dali, resim sanatının yanı sıra sinema alanında da bu akımı benimsemiştir. 1929 yılında yönetmen Luis Buñuel ve Salvador Dalí tarafından ortaklaşa yapılmış olan 16 dakikalık sürrealist bir kısa film olan Un Chien Andalou / Endülüs Köpeği buna örnektir. Peki iyi hoş ama tüm bunlar ne ile bağlanacak? Şöyle ki; yazının başındaki anekdotun bende çağrıştırdığı bir sürü şey var. Ancak geçenlerde denk geldiğim Salvador Dali’nin yıllar önce katıldığı bir programdaki konuşmasını dinledikten sonra ilk aklıma bu anekdotun gelmesi bana bu yazıyı yazdırmaya yerinde bir gerekçe oldu. Çünkü Dali, benim sanatına çok saygı duyduğum sanatçılardan biri. Ve ona saygı duymamın nedenlerinden biri onu tam anlayamıyor oluşum. Bu mucize gibi. O yüzden o anekdot ve Dali...


Hayatta öyle. Çok uzun süre hatta belki de çocukluğumuzdan beri birçok insan bizi anlasın diye kanadından yaralanmış ama iyileşir iyileşmez de uçmaya çalışan kuş misali çırpınıyoruz. Sonra kendimizin bile öngöremediği bir anda birilerinin bizi anlamasına hiç de gerek olmayan bir yakaya geçtiğimizi fark edebiliyoruz. Bende de tam olarak böyleydi. Süreç alabildiğine enteresandı. Meğer insanın kendini anlayamadığını anlaması başkalarını anlayamamaktan çok daha zormuş. Önce bunun eksi durum olduğunu düşündüm. Fakat sonra bana kucak açan bir düşünce olduğuna kanaat getirdim. Çünkü benim bile kendimi anlayamadığım şu yaşamda başkalarının beni anlayamaması da çok doğal. Ve de güzel. Anlaşılamamak… Müthiş. Bana kalırsa tam bir özgürlük. Zihnimin içine dahil olamamaları, ruhumu kolaylıkla görememeleri… Kendi dünyamıza özgürce odaklanabilmek için belki de anlaşılmamanın tadını çıkarmak gerek. Kim bilir.


Yukarıda bahsettiğim programa geri dönersem Dali’ye sorulan ‘’Sizce sanata neler kattınız?’’ sorusuna kendisi şöyle yanıt vermektedir; ‘’Sanata, hiçbir şey. Kesinlikle hiçbir şey. Her zaman söylediğim gibi ben çok kötü bir ressamım. Çünkü iyi bir ressam olmak için çok zekiyim. İyi bir ressam olmak için birazcık salak olmalısınız. Velazquez hariç. O bir dâhiydi. Yeteneği resim sanatını aşar. Hayata her şeyi borçluyum. Dali bir gün Velazquez, Vermeer veya Raphael kadar iyi resim yaptığı veya Mozart kadar iyi müzik yaptığı zaman bir sonraki hafta ölecektir. Bu yüzden kötü resimler yapmayı ve uzun yaşamayı tercih ediyorum.’’ Muazzam bir konuşma bana kalırsa. Elbette bu açıklamasının hangi oranda gerçeği hangi oranda mizah olduğunu bilemeyeceğiz. Yolda olmayı seviyordu belki de… Varmayı değil. Vardığı günü öldüğü gün gibi düşünüyordu belli ki de. Eğer mizah olarak söylemediyse. Bilmiyoruz. Sanat tarihinde bu durumları çok seviyorum. Tam bilemiyoruz ve varsayımlarımız üzerine fikir beyan ediyoruz. Gerçek bambaşka belki de… Zihinlerimizin birbirleriyle olan sohbeti gibi…  


Peki ne oldu? Bu konuya dair içimden geçenler sanat tarihi notlarım ve alıntılar neden birleşti? Yazıya konu olan programın videosunu geçenlerde Instagram’da paylaşmıştım. Akabinde birkaç kişi Dali’nin siyasi görüşü ve cinsel yönelimlerinde dolayı eleştirel yorumlar yapmış. Diğer yandan birkaç kişi de ben gibi sanatına saygı duyduklarını belitmişler. Benim için ise durum tam olarak şöyle; lisansım sanat tarihi, resim, heykel vb. değil. Keşke olsaydı. Sanat eleştirmeni de olmadığıma göre sakin olalım. Instagram sayfasını gizli kullanan, çok takipçisi olsun hevesinde gram olmayan, sanatın her dalına ve onları icra edebilen herkese ve de akımlara öncülük etmiş çılgınlıkta olan tüm kişilere / sanatçılara hayranlık duyan biriyim. Çünkü herkesin yapamadığı ve yapamayacağı yaratma cesaretini gösterebildikleri ve onca zaman geçmesine rağmen hâlâ onları ve eserlerini konuşabildiğimiz için… 2026’da da Dali’nin umurunda olmadığımızda tartışmaya açık değildir herhalde. Antik Çağ’dan 19.yüzyıla kadar olan süreç, Modern ve Çağdaş sanatta birçok sanatçının sanat yaklaşımının yanı sıra siyasi görüşüne, tutumlarına, hatta bazılarının işledikleri suçlara, davranışlarına, cinsel tercihlerine de yer verilir. O videoda da sayın Dali’nin kendi sanatını açıklarken seçtiği kelimelerin içimde bir yerlere dokunmasıyla ilgileniyorum ben. Ancak şunun da keyifle, şükranla bilincindeyim. İyi ki paylaşımım üzerine olumsuz eleştiriler de aldım. Böylece 57.yazım şekillendi. Teşekkürler hayat.


Bırakalım herkes bizi anlamasın. Bırakalım biz dahi kendimizi anlamayalım. Bırakalım ki kendimizin başka katmanını görebilelim. O halde ne diyoruz? Anlaşılmak için çırpınmadığımız, anlaşılmamanın özgürlüğünü de tadabildiğimiz yaşamda keyifle var olmalarımıza…


16.28

08.10.2026 – Budva / MONTENEGRO

 
 
 

1 Yorum


Burak Süalp
6 gün önce

Anlamamak, anlaşılmamak çok müthiş değil mi? Anlamaya ya da anlaşılmaya çalışma çabasından vaz geçmediğimiz, yılgınlığa sürüklenmediğimiz sürece. Zihinsel derinleşmenin, daha çok nöronu birleştirmenin en güzel yolu. O müthiş çaba.

Sürrealizm deyince bir de Jodorovski geliyor hemen aklıma. Hem de Dali ile birlikte. Biliyor musun bilmiyorum, sinemada sürrealizmin altın yönetmeni olarak meşhur bilimkurgu sagası Dune'u çekmeye çalışanlardan birisi de kendisi. Müthiş bir hikayesi var. O süreçte Dali'yle de yolları kesişiyor diyeyim, daha fazla spoiler vermeyeyim. Filmi çekemiyor ama bilimkurgu sinemasına miras olarak kalan muazzam bir üretim yapıyor o süreçte. Belgeselin adı: Jodorowsky's Dune.

Aklının kanatlarına sağlık sevgili yazar.

Beğen
bottom of page