Kendimize rağmen.

Güncelleme tarihi: 8 Eyl
‘’Nasıl olur da insan kendine uygun gördüğü rol uğruna kendini ortadan kaldırır?’’ Simone de Beauvoir

Buraya hemen hemen her ruh hâlindeyken yazı yazmıştım. Mahvola mahvola, üzgün oluşumu iliklerime kadar hissedip hıçkıra hıçkıra ağladığım bir an hariç. Üstelik bu yazıya sebep olan mahvoluşumun bir nedeni yoktu. Yani tek bir nedeni yoktu. Veyahut yüzeyde görünen bir nedeni yoktu. Bu durumun nedenini ve duygularımın neden bu denli yoğun olduğunu düşünmeye başladığımda ise ilk anımsadığım, epey bir süre çok güçlü olmak zorunda kaldığımdı. Ne kadar “İyiyim, hallediyorum, sarsılsam da çözüyorum bir şekilde.” desem de bazı zamanlar hayat, tüm o lafları öyle bir yutturuyor ki elimden hiçbir şey gelmiyor sanki. Bu bazen birkaç dakika, bazen birkaç saat ya da günlerce, aylarca… Belki kendimi bildim bileli. Belki de daha fazla. Mesela önceki yaşamlarımdan beri… Kim bilir. Çok öznel ve herkesin kendi yarasının / yaralarının iyileşme sürecinde ve o süreçte karşısına çıkan her şey ile ilintili.
Buradaki diğer yazılarımda anekdotlarına ve yaklaşımlarına sıklıkla yer verdiğim, travmalar alanında uzmanlaşmış hekim ve yazar Gabor Maté’nin “Travma, benim tanımımla bize ne olduğu değil, bize olan şeyin sonucunda içimizde ne olduğu ile ilgilidir.” sözü bu kez bu yazıda benimle, bizimle. Gabor Maté’ye göre travma; bir şey bizi tetiklediğinde vücudumuzda büyük bir yük patlaması olduğunda gerçekleşir. Vücudumuz gerginleşerek tüm fizyolojimizde değişiklik söz konusu olur. Beyin, tepki verme ya da korkma eylemine bürünür. Eğer bu aktif enerji değişimine rağmen yaşanan olaydan tetiklenmediğimizi düşünüyorsak, bu çok yanlıştır. Çünkü içimizde patlayıcı bir yük taşımıyorsak hiçbir tetikleyici bize bu tepkiyi verdiremez. Yani öğrendiğimiz ve öğrenmeye devam ettiğimiz şey, tetiklenmenin aslında içimizde çözmemiz gereken bir şey olduğu anlamına geldiğidir. İşte bu düşünce, geçen sürecime ve o kendimi mahvolmuş hissettiğim geceme özetti. Çünkü bazen öyle anlara şahitlik ediyoruz ki bir süre önce yaşadığımız ve bizi çok üzen bir konuya eş zamanlı bir tepki veremeyebiliyoruz. Sempatik sistemimiz öyle bir devreye giriyor ki parasempatik hâle geçiş, o an için dünyanın zor eylemine dönüşebiliyor. Bu noktada beynimizin, tehlikeli zamanlarda hayatta kalmamız adına istemsizce aktif ettiği otomatik savunma mekanizmalarından donakalmak, savaş ve kaç tepkileri sığınağımız olabiliyor. Başrol olduğumuz ve / veya bir sebeple şahitlik ettiğimiz o sancılı süreçte yaşam ritmimizin yoğun oluşundan hislerimize odaklanmayı istemsizce öteliyor, hatta bedenimizi, ruhumuzu ve zihnimizi algılara kapattığımızın dahi farkına varamayabiliyoruz. Bazen bize travma yaratacağını bile bile. Bazen de o seçeneğin var olduğunu bile düşünemeyecek kadar uzak kalmak isteyebiliyoruz konuya. Yani gayet de bilinçli şekilde o konuyu öncelik etmeyerek görmemeyi, hissetmemeyi seçebiliyoruz. Üzerinden biraz zaman geçince, hayat tempomuz da hafifleyince hiç ummadığımız bir anda önce bedenimiz kaskatı kesiliyor, ardından yoğun bir tepkisel hâl söz konusu olabiliyor. Üstelik karşı konulamaz derecede şiddetli bir biçimde. Ertelemenin, duyguları olaylar yaşanırken hissetmemeye izin vermemenin yan etkileri… Yakın vakitte tam olarak böyle olmasını fark etmeden tercih ettiğim birkaç konu oldu. Öyle anlara başrol oluşum ilk değildi. Fakat en afililerinden biriydi. Somut bir şekilde şöyle oldu elbette diyemem —ki zaten hiçbir zaman yaşadıklarımı somut şekilde aktarmayı tercih etmeyeceğim. En azından şimdi, şu anlık düşüncem ile… Arada istisna pekâlâ olabilir. Hayat bu. Her şeyin mümkün olduğu gibi.
Müzik dünyasına adeta iz bırakmış müzik yapımcısı ve aynı zamanda Türkçe ve orijinal dilde yayımlanan tek ana kitabı The Creative Act: A Way of Being’in yazarı Rick Rubin’in de dediği gibi: “… başına gelenleri memnuniyetle karşılaman için iki neden var: Birincisi, başına ne gelirse gelsin, senin için geldi, senin için emredildi ve seninle ilişkilendirildi; bu, en eski nedenlere kadar uzanan bir kader örgüsüdür. İkincisi, her bir kimsenin başına gelen şey aslında bütünü yöneten şeyin devamlılığının, tamamlanmasının ve iyiliğinin bir nedenidir.” Sayın Rubin’in yorumu pekâlâ pozitif yaklaşımda. Ve benim de adeta omzuma dokunan birkaç cümle. Peki, biz başımıza gelenleri olaylar yaşanırken ne olursa olsun hissedip sonunda bir gökyüzü bulmayı mı tercih edeceğiz? Yoksa daha pesimist bir yerden bakarak kendimizi yaşamdan soyutlamayı mı deneyimleyeceğiz?
James Christian Kimmel’ın sunduğu Jimmy Kimmel Live! adlı programında şahit olduğum bir konuşmaya da yer vererek sona yaklaşmak isterim. Şöyle ki:
— Jimmy Kimmel: Hayat nasıl? Her şey yolunda mı?
— Jim Carrey: Bilirsin, çok güzel gerçekten. Özellikle ben içinde olmadığım zamanlarda.
— Jimmy Kimmel: Dünyanın geri kalanından ayrı mı hissediyorsun? Neler oluyor?
— Jim Carrey: Hayır, pek ayrı sayılmaz. Tam tersi aslında. Beni yanlış anlamayın. Jim Carrey harika bir karakter. Ve ben bu rolü aldığım için çok şanslıyım. Ama artık onu kendim gibi düşünmüyorum.— Jimmy Kimmel: Düşünmüyor musun? Hiç mi?
— Jim Carrey: Hayır, pek değil. Eskiden dünyayı deneyimleyen bir adamdım. Ve şimdi dünyayla evrenin bir adamı deneyimlediğini hissediyorum.
Geçtiğimiz günlerde çıkardığım ders üzerine diyorum ki, terazinin bir dengesi yok mu peki? Aynı anda hem Rubin hem Carrey gibi düşünemez miyiz? Öyle bir denge kurulamaz mı? Zor anlarında yaşamın içinde pek tabii olabileceğinin farkında olup öyle zamanlarda da kendimizden ve kendimizin belki de hiç sevmediğimiz o hâlinden kaçmamanın da öğreteceklerine kucak açsak… Bazen de geri çekilerek seyirci olsak. Biz geri çekilince de birtakım şeylerin cevabı yüzeye daha rahat çıkar. Kim bilir?
Bir an için, tek bir an için, kendimizi hiçbir şeye layık hissetmediğimiz o tek bir mahvoluş anı için kendimize rağmen kendimizi ortadan kaldırmamalarımıza…
07.09.2026
22.21 – Her yerde / Hiçbir yerde




Yorumlar