Berabersizlik
- Ulviye Yaşar

- 24 Oca
- 5 dakikada okunur
“Gitmeye değer yerlerin kestirmesi yoktur.” Paulo Coelho

“Sadece bir partner seçmiyoruz, kendimiz hakkında nasıl hissedeceğimizi de seçiyoruz. Bu yüzden zor işte. Çok zor.” diye nerede, ne zaman ve nasıl karşılaştığımı bilmediğim ama muhtemelen ilk tanıştığım andan itibaren ruhuma farklı tonda dokunmuş olan bu cümleyi not etmişim defterime. Çünkü ilişkilerin, evliliklerin ve hatta çocuk sahibi olmanın toplumun bazı kesimleri tarafından, hatta son derece eğitimli kişilerin bakış açısından dahi, büyük bir başarı olarak atfedildiği bir dünyada yaşıyor olmakla ilgili cidden büyük derdim var. Kavrayamıyorum ve zerre algılayamıyorum. Neden bir ilişkiye başlamak ve onu mükemmel biçimde yürütmek başarı unsuru sayılıyor? Üstelik günümüzde mükemmellik kavramı büyük bir tartışma konusu yaratıyor iken… Neden hayatta başarılı olmanın, hayattaki konulardan sadece bir veya ikisi ölçüt yapılıyor? Neden “Hayatta başarılı olmak” gibi heybetli bir konu başlığı adeta dar bir pencereden bakışa sunuluyor?
Evet, bugün konumuz ilişkiler gibi görünse de aslında arzu, istek ve istememek konularına da değineceğiz. Bana kalırsa hepsi iç içe kanalize olmuş mevzular. Tam bu noktada gururla söyleyebilirim ki, toplumun yazının giriş kısmında değindiğim o kesimi tarafından başarısız olarak değerlendirilecek biriyim. Çünkü o kişiler için 33. yaşına girmesine birkaç ay kalmış, bekâr biri olmak tam olarak öyle bir şey. Bir kişi ile iletişime başladığımızda, ilişkiye de evrilen bir ilerleme söz konusu ise kendi benliğimizden sıyrılıp da mı ilişkiyi yürütüyoruz? Yoksa kendi benliğimizle o birlikteliğin içerisinde var olabiliyor muyuz? Veyahut — bu versiyon biraz zordur ama — kendi benliğimize ters düşen, kendi ruhumuza, bedenimize ve zihnimize oturmayan bir şeyler olduğunda kendimizi seçip o içinde bulunduğumuz durumdan uzaklaşabiliyor muyuz? “Durum” diyorum çünkü ruhumuzda, bedenimizde ve zihnimizde kabulü olmayan tek bir şey bile söz konusu ise orada bir ilişkiden bahsetmek bana doğru gelmiyor. Neticede ilişki, birlikte bir ahenk söz konusu ise ilişkidir. En azından benim nezdimde böyle. Ben, hayatımın yaklaşık son 5–6 yılında ilişkiler konusunda aidiyet kuramamış biriyim. Ki aidiyet zaten benim yaşamımdaki büyük konu başlıklarından, dolayısıyla da büyük dertlerimden biri. Kendimi en rahat yazarken ifade eden biri olduğumu şu an tekrar fark ettim. Ve bu yazının konusuna dair içimden geçenleri aktarmaya başlamak çok iyi geldi. Şimdi ise gelelim kendi benliğime ters düşen, huzurlu olmadığım beraberliklerimde nasıl oradan uzaklaştığıma ve bunun bende yarattığı iyileştirici etkiye…
Moda tasarımcısı ve düşünceleriyle ilham veren rol model Sara Al Madani’nin beni de kendisine hayran bıraktıran konuşmalarından birinde, kısa bir kesitle derinleşmeye başlamak istiyorum: “Travmalarınızdan iyileştiğinizde, uyandığınızda yalnızlaşırsınız. Çünkü o zaman herkesi olduğu gibi görmeye başlarsınız. İnsanların travmalarını saptamaya başlarsınız. Bu kişiye bakar ve ‘Aman Tanrım!’ dersiniz. Terk edilme sorunları, baba sorunları, anne sorunları, narsist kişilik… Ve herkesin sorunlarını fark etmeye başlarsınız. Ve bu konuda hiçbir şey yapmadıklarını ve hatta bu konuda bir şey yapmayı umursamadıklarını fark edersiniz. Ve bu insanlarla birlikte olmak istemezsiniz. Çünkü iyileştiğinizde güçlü sınırlarınız olur. Böylece yalnızlaşırsınız. Ama bunu seviyorum. Yanlış insanlarla birlikte olmaktansa yalnız olmayı tercih ederim.” Sayın Al Madani'nin her kelimesine de her cümlesine de katılıyorum. Kendi üzerimizde çeşitli şekillerde çalıştığımızda, çok ciddi bir efor sarf ettiğimizde, kendimizin daha iyi versiyonu için bir şeylerden ve birilerinden vazgeçtiğimizde muhakkak ki bir gün hayatın getirdiği mükâfatı alıyoruz. İster sevgili ister ruh eşi ister hayat arkadaşı ister eş deyin ya da isterseniz hiçbir şey demeyin. Hissettirilen önemli; unvan değil. İşte iyileşip güçlü “ben” hâlimiz olduğunda hem başkalarını daha kabul eder hâle hem de istememe hâline bürünüyor ve artık söylenenlerden çok bize yönelik davranışlara verdiğimiz önem de artıyor. Elbette bu, fark etmesi ayrı, eyleme geçmesi ayrı zor bir süreci temsil ediyor. Bu süreci nasıl ve ne şekilde değerlendirmek isteyeceğimiz de yine bizim elimizde olan harika bir lütuf gibi geliyor bana. Bu bazen yalnızlıkla… Bazen de birinin bize o an için ya da bir süreliğine iyi gelmesiyle ama yalnızlığımıza engel teşkil etmeyecek düzeyde ve dozda… Farkındalığımızın yüksekliği de bu kısımda oldukça ehemmiyetli. Çünkü farkındalığımız ne kadar gelişmişse, önceden çok arzu ettiğimiz birini zaman geçtikçe bir o kadar da istemiyor olduğumuzu çok berrak görebileceğimiz anlara şahitlik edebiliyoruz. Bunun derinine ise biraz felsefi bir yaklaşımla diğer paragrafta inelim.
Fransız filozof ve yazar André Comte-Sponville bir konuşmasında şöyle der: “Bir şey iyi olduğu için onu arzulamayız. Tersine, arzuladığımız için onu iyi buluruz. Yani hayat sevilesi olduğu için hayatı sevmeyiz; onu sevdiğimiz ölçüde bizim için sevilesi hâle gelir.” Aslında ne kadar açık, öyle değil mi? Bir sürü kafa karışıklığını alabildiğine berraklaştıran… Konuşmanın bu kısmı bana, efsanevi şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’in “Beğendiğiniz bedenlere, hayalinizdeki ruhları koyup aşk sanıyorsunuz.” sözünü anımsatıyor. Tam da bu. Tam da böyle düşündüğüm bir dönemdeyim. Bay Comte-Sponville’in konuşmasının devamı ise: “Dolayısıyla ‘Hayat yaşanmaya değer mi?’ sorusu bizi bir başka soruya götürür. Aynı soru değildir ama ilk soruya yanıtımızı şekillendirir: ‘Hayatı olduğu gibi sevebiliyor musun?’ Eğer bunu yapamıyorsan hayata kusur bulmayı bırak, kusuru kendinde ara. Hayatı sevmeyi öğrenmek esas olarak çocuklarımıza öğretmemiz gereken şey budur. Herhangi bir bilgiden çok daha önemlidir bu. Çünkü zaten bu bir bilgi değildir. Hiçbir bilim bize hayat yaşanılası mıdır, değil midir, iyi midir, kötü müdür; bunlarla ilgili hiçbir bilgi vermez. Bu, arzuyla ilişkilidir. Kendi arzularını şekillendirmeye çalışmak, insan hayatında esas önemli iş budur. Bu anlamda felsefe tüm sorunları çözmez ama ilerlemenize yardımcı olur.”
Sara Al Madani ve André Comte-Sponville’in bahsettiğim yaklaşımları aslında farklı konular üzerinden görüşler gibi görünse de bana göre ortak paydada buluştukları bir yer var: “Kendine değer vermek”, “kendini önceliklendirmek” ve “arzularımız”... Evet, beraberlikler güzel olabilir ama görülmediğimiz ya da kendimizi görmediğimiz, yaratılmaya çalışılan bir beraberliğin içinde olmak hiç de güzel değil. Bu yüzden ben şu sıralar Shakespeare’in anekdotuna yakın bir yerdeyim. Felsefe tüm sorunlarımızı çözmüyor; hatta bazen bize yepyeni sorunlar bile çıkarabiliyor. Ancak buna rağmen felsefenin, kendimizi yaratmamızda, kendimizi yontmamızda ve hatta hayatımızı rayına oturtmamızda — ki her daim geçerliliği mümkün olmasa da — tüm bunlar üzerinde çok büyük etkisi olduğunu düşünüyorum, görüyorum ve deneyimliyorum. Tıpkı daha önce de sanatın yaşamımız üzerindeki etkisinin ne kadar kuvvetli olduğundan bahsettiğim gibi…
İlişkilerle başladığım, bazı kesimler tarafından beraberliklerin başarı olarak nitelendirilmesine karşı çıkan yaklaşımıma üstü kapalıya yakın bir şekilde değindiğim, kısmen kendi benliğimize yöneldiğim, travmalara teğet geçtiğim, arzuya kapı araladığım ve aşka pencereden baktığım bu yazıyla asıl demek istediğim, derdim olan mevzu şu: “Hayatta başarılı olmak”, sanıldığı gibi ilişki içerisinde olmakla ya da evlenmek ve çocuk sahibi olmakla alakalı değil. Hayatta başarılı olmanın, kendini başarılı olarak görmenin bana göre ilk ve en önemli maddesi kendimizi sevmek. Kendimizin değerli olduğunu bilmek ve bunu hiç unutmamak. Kendimizi olduğumuz gibi kabul etmek ama kendimize katmak istediklerimiz için de kendimizi doyasıya yontmaya izin vermek. Bu görüşü benimsediğimiz takdirde, ilişkilerimizin dinamiğine etki kaçınılmaz. Tabii ki bu bir günde olmuyor ama en azından nasıl biriyle beraber olmak isteyeceğimizi büyük oranda bize fark ettiriyor. Psikanaliz biliminin kurucusu ve nörolog Sigmund Freud’un da dediği gibi: “Sana acı veren şeyleri takip etmeyi bıraktığında, seni mutlu edecek olanların hayatına girmesine izin vermiş olursun.”

Kendi hayatımızda, kendimizce var olmaya ve hayatı sevmeye izin vermelerimize…
24.01.2025
14.15 – Düsseldorf / ALMANYA




Yorumlar