top of page

“Bibliothèque intérieure”

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 23 Oca
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 26 Oca

“İçine bakmayan, dışarıda kurtarıcı arar.” Carl Gustav Jung



Geçenlerde şöyle bir şeyle karşılaştım: Fransızca’da “bibliothèque intérieure”, yani iç kütüphane anlamına geliyormuş. İçimizde taşıdığımız; bizi şekillendiren, yaşanmışlıklarla, hikâyelerle dolu olan ama tabii somut şekilde göremediğimiz… Sadece hissedebildiğimiz… Sevdiğimiz kitaplar, atlattığımız ya da atlatamadığımız kalp kırıklıkları, kırgınlıklar, kızgınlıklar; aklımızdan hiç kımıldamayan alıntılar veya okuyup unuttuğumuz ama bazen de bir kıvılcımla az da olsa anımsadığımız anekdotlar, doktrinler, romanlardaki kahramanların iç dünyaları; tiyatroda, konserlerde, resitallerde şahit olduğumuz duygular ve dahası… Yani aslında bizi biz yapan, bizi inşa eden her şeyi kapsayan bir tabirmiş.


Yazıma konu olan bu benzetmeyle karşılaştıktan sonra anımsadığım konuşmalardan biri, başarılarıyla feyz aldığım idol kadın figürlerimden biri olan; geçmişte avukat, şimdilerde yazar ve sunucu olan Mel Robbins’in şu sözü oldu: “İçine kötü bir his doğuyorsa, kötüdür. Eğer bir şey tam olarak doğru değilmiş gibi geliyorsa, doğru değildir. Eğer birine güvenmemen gerektiğine dair tuhaf hisler hissediyorsan, o zaman ona güvenmemelisin. Sorun, sezgilerini dinleme cesaretin olmamasıdır. Sezgilerin asla yalan söylemez.” Çünkü içimiz en doğruyu biliyor. Hiçbirimiz, ortada tek bir eylem dahi yokken bir şeyleri hissedemeyiz. Elbette, eylemde olmamanın da bir eylem olduğunu unutmadan. Hisleri neredeyse kendini bildiğinden beri çok kuvvetli olan biri olarak, bunun hem bir lütuf hem de bir lanet olduğunu söyleyebilirim. Lütuf diyorum çünkü çoğu zaman içime doğan pozitif şeyler eş zamanlı olarak karşıma çıkıyor; şaşırtıyor, iyi hissettiriyor. Lanet diyorum çünkü bazen her şey yolunda gidiyor gibi olduğu zamanlarda, aslında her şey ters yüz olmuş gibi hissettiriyor. Somut olarak katiyen açıklayamayıp “Sanki bir şey var. Tuhaf bir durum. Tam tarif edemiyorum, cümlelere dökemiyorum ama hissediyorum işte. Bir şeyler iyi gitmiyor gibi.” cümlelerin benden dökülmesine engel olamıyorum. Çünkü bazen hissedersin ve bu, bilmekten öte bir şey hâline gelir; buna en iyi örnektir.


“Gibi” kelimesine kuvvetle yer veriyorum; çünkü her şey gerçekten yolunda gittiğinde cümlelerimizi “gibi” ile kurmayız. Bu “gibi” mesela… Aylar önce bir şeyler okuyup, bir şeyler izleyip etkisinde kalıp; akabinde de mütemadiyen olduğu gibi üzerine düşüp sorgulamaya büründüğümde, kendime sorduğum “Mutlu muyum?” sorusuna “Yani, mutluyum sanki. Mutlu gibiyim.” şeklinde yanıt verdiğimde, resmen birkaç dakika öylece durmuştum. %100 mutlu olmadığım ortadaydı. Ki zaten o oranda da bir mutluluk yok. Fakat huzur var diyebiliriz. “Eudaimonia” ve “Who Am I?” yazılarımda bu konuya dair içimden gelenleri aktarmıştım. Neyse, konumuza geri dönersek… Sezgilerimiz; onları fark etmemiz ve sezgilerimizi rahatça dinleyebilmemiz evet, çok kolay değil ama pekâlâ mümkün.

 

Bana gelirsek… Ben dinleyebiliyor muyum hislerimi? Buna cesaret edebiliyor muyum? Evet. Çok okkalı bir “evet” hem de… Hatta ileri gidip sezgilerimizi dinlemeye cesaret ettiğimizde, hayatı kolaylaştıran bir şey olduğunu tüm samimiyetimle söyleyebilirim. Peki, nasıl? Bu konuda hem çok şey yaptım hem de hiçbir şey yapmadım diyebilirim. Yine zıtlıklar ve ben… Meditasyona başlamak için bana göre çok küçük bir yaş olan 11 yaşımda tanıştığım Kundalini meditasyon tekniği; akabinde 19 yaşımdan itibaren hayatıma dâhil olan ve 13 yıldır da bir şekilde deneyimlemekte olduğum yoga… Bu iki yolun, hislerimi dinlemek üzerinde çok etkili olduklarını düşünüyorum. Neticede her ikisinde de içimize dönmek ve kabule geçmek söz konusu. Akabinde, çeşitli bilinçaltı blokaj çalışmaları vb. (JAAS, ThetaHealing, mindfulness, nefes ve hipnomeditasyon) hayatımda bana göre iyi ve doğru bir oranda yer almalarının da sezgilerimin artmasında önemli rolleri var.

 


Yazar, gazeteci ve öğretmen Mario Levi’nin Yaratıcı Yazarlık eğitimi; kendim olmak, olmak istediğim kişi olmak, hissettiğim “ben” den memnun olmak adına hayatta kendime verdiğim en anlamlı hediyelerden biriydi. O eğitimin bana yaşattığı hisleri birkaç kelimeyle tarif etmem mümkün değil. Ancak Sayın Levi’nin bir sözü vardı ki, başta bahsettiğim zihnimde hiç kımıldamadan duran alıntılardan birine örnektir. Şöyle diyordu: “Doğru bir yerde durduğunuzda ancak tek bir şart altında inanabilirsiniz: Yazdıklarınızı içinizde hissedersiniz. Ve yazdıklarınız sizde fizyolojik bir değişime yol açıyorsa…” Her ne kadar yazmak üzerine kurulmuş bir cümle olsa da bendeki yansıması, yazma eyleminin yarattığı harikulade histen bile çok ötedeydi. Yazdıklarımı içimde hissedebilmek için daha çok yazmaya ihtiyacım vardı. Bu sayede de kendime daha rahat dönebilmeye, ruhumdan izin var gibiydi adeta. Buradaki yazılarımın amacı ise yaşam amacımın ufak bir kesitini belirginleştiriyor. Benim için yazmak; benim gibi düşünen, hisseden kişilerle zihinlerimizin bir yerlerde buluştuğu tahmininin tatmini…

 

Şimdi diyebilirsiniz: Hissetmek ve hislerine güvenebilmek için ne çok şey yapmışsın. Yok spiritüel çalışmalar —ki onların bilimsel yanları da var, fakat şu an için değinmeyeceğim— yok yazmaya yoğunlaşmak vs. Hayır, çok şey yapmadım. Deneyimlediğim pratikleri, seansları, eğitimleri, gittiğim etkinlikleri; okuduğum kitapları, yazdığım yazıları sadece kendim olmak için, kendimi bulmak için, kendimi yaratmak için yaptım aslında. Bunu gaye edindiğimde de hislerimin artmasına katkıları oldu, elbette. Eğer ben; bazen dehlizdeymişim gibi hissettiren sezgilerime, bazen de adrenalini pek sevmeyen birinin belki de cesaret kırıntılarıyla bindiği sıcak hava balonunda olmaktan aldığı hazza benzer bir keyif almaya açık olmasaydım, hiçbir şekilde yol kat edemezdim. İşte, bundan o kadar eminim ki…

 

Avusturyalı psikiyatrist, bireysel psikoloji ekolünün kurucusu ve derinlik psikolojisinin üç büyük kurucusundan biri (diğer isimler: Freud ve Jung) olan Alfred Adler’in İnsan Tabiatını Tanıma adlı kitabında da dediği gibi: “Duyularımıza değer kazandıran, duygularımızı birbirine bağlayan ve düzenleyen, hayal gücümüze şekil veren ve yaratıcı güçlerimizi yönelten; neyi hatırlayacağımızı, neyi unutmamamız gerektiğini belirleyen şey gayedir.” Sayın Adler, görüşleriyle şu sıralar benim bile tam anlayamadığım düzeyde ve dozda hayatımda önem arz eden isimlerden biri. Bir sebebi var mutlaka. Bu yüzden bu sözünü anımsamak da çok iyi hissettirdi. O hâlde, hisler konusuna dair içimden gelenlerden şimdilik bu kadar.

 

Kendimiz olmak için, kendimizi bulmak için, kendimizi yaratmak için; hissetmelerimize ve gayelerimiz için tüm gayretimizle hislerimizi dinleyebilmemize…


23.01.2026

19.01 – Amsterdam / HOLLANDA


 
 
 

Yorumlar


bottom of page