top of page

Hissetmeye cüret

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 27 Şub
  • 5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 5 Mar

“Başka bir ruha tutunmaya ne kadar da ihtiyacımız var.” Sylvia Plath



“Yaşarken, sürekli düştüğünü göreceksin — çeşitli yüksekliklerden çeşitli derinliklere... Yaşamın, düşüşün olacak.” böyle der Oruç Aruoba, De ki İşte adlı kitabında. Anekdotu ilk okuduğumdaki hissim; uçurumdan ayağımın kayması ile denize dalışımda nefessiz kalışımın aynı andaki karışımıydı adeta. Gel zaman git zaman bu hissin hemen hemen aynısına, Nobel Edebiyat Ödüllü yazar Orhan Pamuk’un Masumiyet Müzesi adlı kitabının dizi uyarlamasını izlerken şahit oldum. Diziyi bitirdim, hatta ikinci turu da…


Aslında pek popüler kültürle eş değer şekilde hayatını ilerleten birisi değilimdir. Hatta bazı çok iyi yapımlara, çok sevilmiş olan filmlere ve dizilere hayatımda yer açmama hâlim rutinim gibi bir şeydir. Ancak bu, farklı olayım, farklılıktan nemalanayım, herkesin yaptığını yapmayayım diye bir gayem olduğu için söz konusu olan bir durum hiçbir zaman olmadı. Popüler kültürle özdeşleşen şeyler — istisnalar hariç — bana pek geçmediği içindi. Geçmiyor, geçemiyor. Keşke geçse. Ben de gündeme kolay ayak uydursam ne iyi olurdu. Ama olmuyor. Çoğu kişinin okuduğu, izlediği, yaptığı, gittiği, aldığı — hatta belki giydiği bile olabilir — bende kolaylıkla yer edinemiyor. Bilinçli tercih edilmiş bir şey de değil. Çocukluğumun izlerinden biri sadece. Bu hafif aykırılık hâli övündüğüm bir şey değil ama hoşuma giden yanı da yok değil. Ancak beraberinde getirdiği o sancı hâli, toplumla daha uyumlu olmamı zorlayan konuların başında geliyor. Bu yüzden de kendi dünyam hep daha başka ve hep daha önceliğim oluyor. Malum, insanın kendisi ile uyumu ona hep lazım. Aksi takdirde bahsi geçen dizi de Kemal karakteri gibi kendimizi bulmamızla bir hayli zaman geçiyor. Velhasıl kelam, istisnalar hariç demiştim. İşte Masumiyet Müzesi dizisi de tam olarak o istisnalardan biri. Gündemde yer alan konulardan birinin ayda yılda ruhumda karşılık bulması… Çok iyi geldi.


Sevgili Orhan Pamuk’un eserinden türeyen diziye nasıl yer vermeyeceğim? Ardından da nasıl yer vereceğim? Üzerine konuşacağız. Evet, doğru; nasıl yer veremeyeceğime değinmeye özellikle yer vereceğim. Sonrasında da her yazımda olduğu gibi benim iç dünyam ile nerelerde kesiştiğine bakacağız. İlk olarak, kitap ile diziyi kıyaslamayacağımı özellikle belirtmek isterim. Zaten kitabı 16–17 yaşlarımdayken okumuştum ama o zamanki düşüncelerimle pek içselleştirdiğim bir eser olduğunu söylemem pek doğru olmaz. Ben daha kendimi doğru düzgün tanımıyorken, üniversite dönemine yakın sayılabilecek bir dönemde kitaptaki karakterlerle bütünleşmem, onlarda kendimi görüp görmemem pek mümkün değildi zaten. Şimdi ise işler değişti tabii. Kitabı yeniden okumaya başladım. 17–18 yıl sonra… Olan onca şeyin kalıntısıyla… Ayrıca günlerdir sosyal medyada psikologların, psikiyatristlerin ve önüne gelen herkesin Kemal’in Füsun’a olan duygusunun aşk mı takıntı mı olduğuna dair eleştirel yaklaşımlarına yakın bir yerden satırlara yer vereceğim hiç söz konusu değil. Bu şekilde yeterince paylaşımlar yapıldı. Hatta belki birçoğumuzu sıktı da... Neticede bu bir eser ve Sayın Pamuk’un hayal dünyasına, belki de kendi his süzgecinden geçirdiği anlar, anılar eşlik ediyor. Etkilendiği birtakım olayların yansıması olması da çok olağan. Bu çok insani.

Şunu da belirtmek isterim ki; çeşitli yazılarda iki kitabının intihal olduğuna dair açıklamalara da denk geldim. Ben buralardan bakmıyorum. Neticede böyle bir hikâye yaratıldı ve 2008’de de kitap olarak yayımlandı. Dizi uyarlaması ile de muhtemelen çok daha geniş kitlelere yayıldı. Ben bu kısım ile ilgileniyorum. Diğer kısmı, neredeyse 18 yıl önce yazılan 500 küsur sayfalık bir kitabın şimdilerde dizinin yayınlanması ile yeniden popüler olmasını ve yıllar önceki yaratım sürecinin sahiciliğini tekrar tekrar dert edinenlerin işi.


Nasıl da ihtiyacım varmış gerçek gibi hislere... Gibisi olmasına rağmen... Çok etkilendim. Çok… Tebessüm ettirdi, gözlerimi düşündüğümden de fazla doldurdu, ağlattı, öfkelendirdi, üzdü, çok üzdü. Sarstı, çarptı, yıktı, geçti. Fakat tüm bunlar olurken omzuma dokunup sarıldı da aynı zamanda. Bir bakıma ikircikli gibi. Abartıysa abartı. Eleştirim yok. Sinema, televizyon veyahut edebiyat okumuş olsam eleştiriyi kendime daha hak görebilirdim. Ancak sadece seyirciyim. Seyirci bakış açımla da negatif yorumum yok. Bu yüzden en fazla hikâyenin bana geçip geçmemesi, yani duvarlarımı yıkıp ruhuma ulaşabilmesi ya da ulaşamaması ile ilgili yorumda bulunmayı kendime yakıştırıyorum. Konusunun; İstanbul’da geçmesi, oyuncu seçimi, eski zaman şarkıları, o dönemlerin kıyafetleri, o yılların mobilyaları, o zamanların yaşama dair izleri; özellikle cep telefonu diye hayatımızı çalan bir şeyin olmayışı ile beraber ne sadece aşk ne sadece takıntı olarak gördüğüm bir ilişkisel hâlin, ebeveynlerimizden gelen bazı genetik kodların ve hayatımızla ilgili bazı önemli kararlardaki benzer sınavların bize dâhil oluşu, kendini keşfedememek, kalabalık eğlence yerlerinde içten eğlenmek yerine kendi aidiyetini, mutluluk ve hatta anlam arayışını sorgulamak… Bir şeylerin değiştiğini düşünüp yeni bir yolculuğa çıkmak ama aslında bazı şeylerin değişme vadesinin dolduğuna şahitlik etmek… Umudun yerini vazgeçişin, zorunlu bir kabullenişin alması… Bana kalırsa buydu işte. Benim gözümden tüm bunların mükemmelce aktarılışıydı işte. Hemcinslerim tarafından saçma gibi görülebilir ama ben Kemal’e yer yer hak verdim. Diğer yandan Füsun’un kendini zorunlu hissettiği kabullenişinin beraberinde aldığı o sarsıcı karara da… İnsanın hayatında Füsun gibi hissettiği anlar da olunca bunu kolaylıkla söyleyebiliyormuş meğer.


Diğer önemli karakterlerden Sibel’in o dönemki kolektif bilinç etkisi ile evlenip hayatını daha da yoluna koyma çabası, Vehice Hanım’ın üstünü örttüğü, görmezden geldiği geçmişin izleri, Mümtaz Bey’in yaşayamadığına sessizce yandığı yaşanmamışlıklar… Yeniden iki ana karaktere dönersem; Kemal için başlarda ne kadar cesaretsiz olduğunu düşünürken nişanlandıktan bir süre sonra ait olmadığını hissettiği çevreden ruhunun neredeyse tamamen kopup mutlu olamaması, beraberinde her şeyi açıkladığı konuşması ama yine cesaret gösteremeyip o hayatı tamamen bırakamayışı ama Füsun'u da zihninden atamayışı... Bir zaman sonra da artık Sibel'in dayanamayışının yarattığı biten ilişki... Olmayan ilişki. Kemal’in kısmen cesaretsizliğinin doğurduğu beklemek ile yaratmış olduğu adeta anlam arayışı bir yana Füsun’un görülmek ve içten içe intikam için verdiği, yanlış kişi ile yapılan evlilik kararı bir yana. Hem birbirlerinden kopma hali hem de bir yerlerde bir şekilde geçmişin izini daha da yaratışları. Evet, Kemal'e kızmayan bir taraftan bakıyorum. Çünkü bu adamın ne önüne gelenle Füsun'u unutmak için beraberlik yaşaması söz konusu ne de kolay yolu seçip Sibel ile konfor alanını devam ettirdiği bir yaşamı tercih ediyor. Hatta eşyalarından önce evinde adeta müze yaratıyor. Sonra da bir yapıda sergilemeye başlıyor. Bu belki birçok kadın için ürkütücü ve gereksiz. Fakat bazı insanlar eşyalardaki o izleri sever. Kimi de ben gibi tek bir anı kalsın istemez. Bana kalırsa tamamen içten gelen doğal tavır, romantiklik ve de aşk ile tutkunun yarattığı tadında takıntı halinden başka bir şey değil. Anlayacağınız yine geniş kitle ile aynı fikirde değilim. Kemal, aile ve toplum baskısı ile alışılmışı, ondan yaşamasını istedikleri hayatı artık dayanmadığı noktada bitiriyor aslında. Her ne kadar bitiren Sibel gibi görünse de ruhu onunla ilişkisinde çoktan ayrılan Kemal'di. Maske takıyordu evet, cesaretsizdi evet ama o maske ile yaşayamayacağını geç de olsa anladı ve çabaladı. Çaba, bu çok önemli. Geç de olsa... Füsun'a da kızamadım. Tüm kadınların ya da birçok kadının Füsun gibi hissettiği yaşanmışlıkları olmuştur diye düşünüyorum. Kendini ve geleceğini başlarda öncelik etmemesi şahsi kanaatimce doğru değildi. Fakat işte bazen olabiliyor. O heyecan, tutku ve duygu karmaşası ile değil birkaç adım sonramızı bir adım sonramızı öngöremeyebiliyoruz. En nihayetinde sonunda kendini öncelik etmeyi anladı ve ona göre doğru geleni yaptı. Kim bilir belki de birçok kadın yapardı o yaptığını. Ben de yapardım belki...



İnsanın tüm hâllerine yüzeysel olmayan hatta gayet de en derinden bir bakış ile geçen tüm bu duygular; unuttuğum isteklerimi, önceliklerimi, duygularımı, hislerimi hatırlatıcı etkisi özümsenmeyecek ölçüde yoğun olan eserden uyarlanan bu dizinin benim dünyamdaki kendine yer edinişleri üzerinden yorumlarım böyleydi. Gayet taraflı, sıfır objektiflik ile... Fakat sübjektifliğimi de saklamaya gerek tek bir şey görmüyorum. Bana iyi gelen, bana çeşitli duyguları en afili şekilde geçiren her türlü şeye anlam yüklemekten hiçbir zaman vazgeçmeyen ben halimden de son derece memnunum. İçimden gelen bu. Hem ne diyordu Fransız şair, yazar ve düşünür Paul Valéry: “İçimizde olanla aramıza mesafe koyamayız.” İçimden gelen tam da bu. Kişilere değil sanata ve onunla yaratılanlara anlam yükleme halimin bakiliği...


İçimizde olanla aramıza mesafe koymadığımız anlarda hep başrol oluşlarımıza...


27.02.2026

16.10 – Firüzağa / İSTANBUL

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page