İlişkide Ritim ve Denge
- Ulviye Yaşar

- 29 Tem
- 4 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 17 Ağu
‘’Aşk kaygının olmadığı yerdir.’’ Wilhelm Reich

Teoriye göre Genesis yazıtlarında geçen dünyevi tamamlanma, yani kadın-erkek ilişkilerinde olması gereken altı dünyevi öge; sevgi, saygı, samimiyet, arkadaşlık, güven ve cinsellikten oluşmaktadır. Bu teoriyle tanışmam ise adeta yaşamdaki rehberlerimden biri olan, hayata baktığı perspektifine ve kültürüne hayranlık duyduğum değerli Tunç Köyağasıoğlu ile bir sohbetimiz esnasında oldu. Altı ögeden biri olmadığında, domino taşları misali bir durumdan pekâlâ söz edebilir hale geliyoruz. Bu durumun ehemmiyetini fark etmem de şöyle oldu: İlişkilerinde, günümüzde bile hâlâ partnerinin kurduğu kadın-erkek arkadaşlığından ve beraber vakit geçirmelerinden rahatsız olan insanlar görüyorum. Kendi yaptığım gözlemlere istinaden de bu durumun yarattığı rahatsızlık özellikle de kadınlarda çok daha fazla orana sahip. Elbette doz her konuda çok önemli. Neticede zehri zehir yapan dozudur. Ancak kişi öz şefkatine, ruhuna, bedenine, öz saygısına, özgüvenine, kariyerine ve dahasına yaptığı yatırımı daha çok önemsese, belki o zaman her şey bambaşka bir hâl alabilir. Bir denense… Bunun için ne başka kişilerle ne de kendimizle düelloya da hiç gerek yok. Neticede 25. saat herkes için var. Yazar Nihan Kaya'nın da dediği gibi: ‘’İyileştiren ilişkide, içimizdeki o yaratıcılığı, yani yaşayan sesi bulmamız gerekiyor.’’ Önemli olan, yaşayan sesimizi bulabildiğimiz bir ilişkinin içerisinde olup olmadığımızı hissedebilmek. Bana kalırsa tüm mesele bu. Fark edebilmek, görebilmek, anlayabilmek...
Aslı Şafak ile İşin Aslı programına konuk olan psikiyatrist Gülcan Özer'in kadın-erkek ilişkilerine dair yorumu da benim için oldukça değerli yaklaşımların başında gelir. Şöyle der Sayın Özer: ‘’Füzyonun büyük bir sıkıntı olduğunu düşünüyorum. Füzyon, yapışmak demek. Yani çocuk-ebeveyn arasında da, karı-koca arasında da… İstanbul'un iki yakası gibi olmalıyız. Hani o kendi rengimizi koruduğumuz, aramızda köprülerin olduğu; yüzerek gittiğimiz, uçarak gittiğimiz, vapurla gittiğimiz, yürüyerek gittiğimiz, köprüden geçtiğimiz… Yani bayağı onaylara ihtiyaç var birbirimize yaklaşırken. Ne kadar zor, ne kadar ince bir denklem... Ve aşkı kaybetmeyeceğiz.’’ Ve programın ilerleyen dakikalarında ekler: ‘’O düğme senin parmak izinle çalışıyor. Başka birinin parmak iziyle çalışmıyor. Yani öteki seni iyileştiremez. Ötekinin sevgisi seni iyi hissettirir. Senin içine dönüp bakabilecek gücünü ve cesaretini artırır. Ama bu kadar. Dolayısıyla aslında insanın yalnız olmamakla ilgili büyük refleksleri var. İlişki de bu reflekslerden biri ya…’’ Gülcan Özer'in bu yorumu hem mantığımla uyuşan hem de ruhumda kendine kolayca yer edinen bir yaklaşım olmuştu. Bazen ya da çoğu zaman bir başkasına adeta çift taraflı bant misali yapışmak isteyebiliyoruz. Mesafe hiç olmasın isteyebiliyoruz. Ancak son derece sağlıksız bir seçim. Birçok psikiyatrist ve psikologların da belirttiği üzere. Elbette bunun ne denli zarar verici olduğunu da o an, o durumdayken fark edemeyebiliyoruz. Ancak bir kez fark ettiğimizde ve o önceki hâle geri dönmemek için eylemlerimize önem verdiğimizde, bir daha eski bize dönüş mümkün olmuyor. Eğer gerçekten kendi üzerimizde layıkıyla çalıştıysak tabii. İşte o kendimizdeki mesaimizin bize katkısı da aradaki pek muhtemelen olabilecek sendelemelerimize rağmen bu yaklaşım bizi koruyan görünmez zırha bürünüyor. Benim de o süreçlerim, birçok insan gibi elbette oldu. Ancak bana zarar verdiğini fark ettiğim ve değiştirmek için gerçek bir gayret gösterdiğim anda, o süreç bazen zorlukla bazen kolaylıkla geride kaldı. Fiziksel ve ruhsal mesafenin kıvamında olduğu sürece tüm ilişkilerde gerekli olduğunu düşündüğümden ve tek başıma vakit geçirmeyi de çok seven biri olduğum için, bu konuya dair yaklaşımımın pozitif olmasında etkili rol oynamıştı elbette. İlişkide iki kişinin beraber olan sosyal hayatlarından ayrı olarak farklı sosyal çevrelerinin de olması, beraber seyahatlerinin yanı sıra ayrı ayrı seyahatler planlamaları, aynı evde ortak bir yaşam söz konusu ise kendilerine dair küçük de olsa alanlarının olması bana göre ilişki içerisinde sağlıklı olan geçer akçelerden birkaçı. Elbette ilk başta bahsi geçen altı dünyevi ögenin tamamının olduğunu hissedebildiğimiz ölçüde… Bir öge yoksa ya da yeni tek bir öge dahi oluşmaya başlamadıysa veyahut başlayanıyorsa da zaten partnerlerden biri eğer kendi değeribin farkında ise o ilişkiden sıyrılmaya başlamıştır zaten. Ve sonuç bellidir. Programdaki o kesiti izleyip üzerine de bu şekilde bir hayli düşündükten ve ‘’Ben neden böyle düşünüyorum?’’ diye evrene sorduktan sonra, evren beni her zaman olduğu gibi yine şaşırtmadı. Daha önce de dediğim gibi, evrene ne zaman soru sorsak cevabı hemen veriyor. Fark edebilme kapasitemiz de ne kadar yüksekse gelen o yanıtı da kolaylıkla kucaklıyoruz. Sanırım benim bu yaklaşımı çok uzun zamandan beri benimsiyor olmamın nedeni de otrovert kişilik tipine yatkın özelliklere sahip olmam. Peki, nedir bu otrovert kişilik tipi?
Accesland'da yayımlanan bir araştırmada, psikiyatrist Rami Kaminsk tarafından tanımlanan Otrovert Kişilik Tipi, ne tam anlamıyla içe dönüklüğü ne de tamamıyla dışa dönüklüğü kapsamaktadır. Bu kişilik tipi, güçlü ortamlarda güçlü görünen fakat yalnızlığa da çokça ihtiyaç duyan insanları tanımlamaktadır. İnsanlarla derin bağ kurarlar; bu yüzden de yüzeysel, derinliği olmayan konuşmalardan çok çabuk sıkılırlar. Böyle kişiler için aslında sorun utangaçlık değil, tam olarak enerji yönetimidir. Kalabalıklar onları heyecanlandırır ama fazlası da onları tüketir. Bu tip kişiler sosyaldir ancak her zaman ulaşılabilir değildir. Bu durum ise tutarsızlık değil, psikolojik bir kişilik paternidir. Tek başlarına kaldıklarında bu durum onlar için tam anlamıyla yenilenmedir. Kaçış değildir. Seçici sosyal olduklarından, herkesle değil; enerjisinin uyumlu olduğu kişilerle bağ kurarlar. Sezgileri çok kuvvetlidir. Onlar için makul hayat tanımı; alan, anlam ve bağlantının aynı anda olduğu bir denge hâlidir. Çocukluktan beri hiçbir zaman aşırı sosyal biri değildim. Her zaman seçici sosyallik insanıydım. Görüştüğüm kişilerin giden zamanıma değmesi hep en önceliğimin olduğu tercihim vardı. Bu durumun da tek bir negatif etkisini yaşamadım. Aksine bu sayede çok güzel, kaliteli ve dengeli bağlar kurdum. Öyle olmadığını fark ettiğimde de hayatımdan çıkarışlarım da pek zor olmadı. Bu karakter özelliğime bir de bazı spiritüel seanslar, eğitimler ve deneyimler eklenince nehrimin suyu daha da berraklaştı.
Stoacı filozof Marcus Aurelius'un da dediği gibi: ‘’İplerini kontrol eden şeyin senin içinde gizli olduğunu aklından çıkarma; bu etkinliktir, yaşamdır, deyim yerindeyse insanın kendisidir.’’ İçimize dönüp bakabilmeye cesaret ettiğimiz ve nehrimizin suyunu alabildiğine berraklaştıracak gücümüzü bulabildiğimiz günlere…
29.07.2026
16.44 – Bebek / İSTANBUL




Yorumlar