Kendi dilinde, kendi zamanında…
- Ulviye Yaşar

- 6 gün önce
- 3 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 3 gün önce
“Sadece içimde susmak istemeyen bir ses olduğu için yazıyorum.” Sylvia Plath

Vakti zamanında Hint Tanrısı Krişna’yı görmeyi çok isteyen bir kadın uzun bir süre meditasyon yapıyor. Yine bir gün meditasyon yaptığı esnada Krişna onun yanına gelip omzuna dokunmuş. Ancak kadın, kendi imgeleme hâline öylesine odaklanmış ki Krişna’nın yanına geldiğini fark etmemiş. Burnunun ucundaki hayalini görmeyi reddetmiş. Bir şeye, bir hayale çok fazla tutunmak da tam bu hikâye gibi. Biz de etrafımızda olanların bizim gerçekten istediğimiz mi, istemediğimiz şeyler mi olup olmadığını anlayamayabiliyoruz. Belki de yaşamın keşmekeşinden bazı zamanlar ileriye o kadar çok odaklanıyoruz ki şimdiki zamanın çizelgesinde dibimizde gelişen olayları fark etmemiz zaman alıyor. Bu sadece farkındalığımızın yüksekliği veya azlığı ile de ilgili olmayabiliyor. İstemiyoruz. O şeyle yüzleşmeye hazır olmadığımızı düşünüyoruz. Oysa insan her an her şeye hazır aslında. Sadece durup birkaç saniye dahi olsa kendine bakması ve içindeki duyguyu fark etmesi gerekiyor. O duyguyu fark ettikten sonra da ifade edebilmesi… Peki ya nasıl ifade edebiliriz kendimizi? Bana kalırsa, önce neyin bizi yükselttiğine bakmak, sonrasında da bizi nasıl yükselttiğini görmek ile… Pek tabii, yaşamımızda ne ölçüde ona yer açıp ilerletebileceğimizin muhasebesi ile…
1960’larda ortaya çıkan op art ya da diğer bilinen adıyla optik resmin en önemli temsilcilerinden Macar asıllı Fransız ressam Victor Vasarely’nin Arkas Sanat Alaçatı’daki kalıcı sergisinde yer alan video kaydında, “Kendi dilinde kendi zamanını ifade etmeye çalışmak, bunun her yaratıcının ve her yenilikçinin görevi olduğuna inanıyorum.” sözü sergide beni en çok çeken andı. Ne zaman tarihî yer, sergi vb. yer gezsem, beni etkileyen eserlerin ve detayların önünde, adeta hayattan kopan biri olarak, yaşamın o anından soyutlanmalarıma da örnek bir andı. Sayın Vasarely’ye sonsuz saygımla öncelikle, kendimi yaratıcı veya yenilikçi gibi iddialı ve büyük rolde görmediğimi; sadece çokça düşünerek ve içimden gelenlerle bir şekilde hayatıma dâhil olan şeylerle ilgili yazarak üretmenin hazzına nail olan kişilerden biri olduğum için kendimi şanslı hissettiğimi beyan etmek isterim. Kişinin kendini yeni bir şeyler üretirken veyahut önceden yapılmış olan bir şeyi kendince yontarak, biraz da kendi ruhunun ışığıyla parlatarak, kâh bazen sancıyla kâh bazen neşeyle ortaya çıkardığı yaratım sürecinin, kendi sesine kulak verebilmek için atılan büyük bir adım olduğunu düşünüyorum. Hayallerimizi ve hedeflerimizi değil belki ama yaşadıklarımızı, aklımızdan geçenleri, zaman içinde değişen farklı bakış açılarımızı birilerine anlatmanın iyileştirici etkisine inanan biri olarak, kendini keşfetmenin, kendine iyi gelen eylemleri ve o eylemlerdeki hissi fark etmenin ve sonra da yeteneğine kulak verebilmenin çok muktedir bir durum olduğu kanaatindeyim. Üstelik kimse için de değil. Yani en azından ilk önce kişinin kendi için yaratabiliyor olması asıl mesele diye düşünüyorum. Sonrasına ise sonra pekâlâ bakılır. Tıpkı postempresyonist ressam Vincent van Gogh gibi… Okuduğum bir yazıda şöyle diyordu: “Van Gogh ilk resmini yapmadan önce kendini bir sanatçı addetmiş. Sanatçı olmak, fırçayı eline alıp resim yapmaya başladığın an değil, dünyayı başka türlü görmeye başlayabildiğin andır.” Modern sanat tarihi eğitim içeriklerinde de Van Gogh’un hayatını anlatan bölümlerde bu düşünceyle örtüşen yorumlar da söz konusu olduğundan, içimi ısıtan bir yaklaşımdı. Ve içselleştirmemem de mümkün değildi.
Kişisel anıları toplumsal tarihle harmanlayan eserleriyle tanınan, 2022 Nobel Edebiyat Ödülü sahibi Fransız yazar ve edebiyat profesörü Annie Ernaux, bir röportaj esnasında “Yazma hissini nasıl tarif edersiniz?” sorusuna şöyle yanıt vermiştir: “Bu içsel bir zorunluluk. İçinize işleyen bir süreç. Yazmazsam mutlu olmam. Benim üretim aracım, öncelikli olarak hafızam.” Yedi ay önce izlediğim ve de çok etkilendiğim bu röportajın, şimdilerde farklı bir boyutta içime işleyişine tanık oluyorum. Ve bu öyle muazzam ki… Çünkü benim için de yazmak; kendimi yontmam için en nadide araç. Kendimi yonttukça da ortaya çıkan formu, bana en iyi gelen şekilde detaylandırmanın hissi çok iyileştirici. Bazen yeni bir form yaratmak için kendimizi deşerken, yüzeydeki o sevmediğimiz katmanlarımızı öldürmek de iyileşmemiz adına şifa kaynağı olabiliyor. Psikiyatrist ve yazar Cem Mumcu’nun dediği gibi: “Kendimizle buluşmadan ölmesek iyi olur.”
Kendimizle eninde sonunda buluşmalarımıza… Ve orada da en sahici benliğimizi görebilmelerimize…
28.08.2026
22.18 – Ardıç / Çeşme




Yorumlar