top of page

Ruhuma Ödemem Gereken Borç: O An

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 28 Tem
  • 4 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 17 Ağu

“Ruhunun derinliklerine in ve ilk önce kendini tanımayı öğren.” Sigmund Freud



Bu kez içimizdeki katmanları ve maskeleri, her zaman olduğu gibi zihinlerimizden konuşalım istiyorum. O katmanları bir kez kaldırmaya, o maskelerden sıyrılmaya karar verdiğimizde de ne hayatımızda ne de kafamızın içinde bir daha hiçbir şeyin eskisi gibi olamayışını... Beraberinde ise yeni olasılıklara kucak açmanın heyecanını da tadını da... Yeni olasılıklara açılmak... Ah, yazması kolay; peki ya yaşaması? Tamam, kabul; aslında yazması da pek kolay değil. Sanırım ilk defa ya da en fazla ikinci kez ne konuda yazacağımı bilmeden oturdum bilgisayarın başına. Daktilo demeyi de ne çok isterdim oysa ki... Hemingway'e sonsuz saygımla, onun da dediği gibi: ‘’Yazacak hiçbir şey yoktur. Sadece bir daktilonun başına oturur ve kanarsın.’’ Oturup bir çırpıda kanayamadım. Günlerce gittim, geldim. Bazen yazdım, yazdım, sildim. Bazen sadece birkaç cümle yazdım. İçimden gelenler, içime sinen şekilde aksın diyeydi hepsi... Öyle mi oldu? Zamanla anlarız.

 

Geçtiğimiz süreçte hayat beni öyle bir noktaya getirdi ki kendim bile düşündüklerime, yapabileceklerime ve akabinde yaptıklarıma inanamadım. Doğru ve iyi hissettiren sözde dinginlikteki her şeyi yerle yeksan edebilecek bir güç ve umut şelalesinde yıkandım adeta. Fakat şundan çok emindim: Öylesinin bendeki vadesi dolmuştu ve artık böylesi gerekliydi. Öyle de oldu. Şöyle ki; bana göre görünmez sicimlerle bağlı olduğumuz önceki hayatlarımıza rest çektiğimiz bir evre muhakkak var. Hatta belki birkaç evre... Ki bence böylesi fevkalade. Belki o dönemlerde çevremizden birçok kişiye mesafe koyabiliyoruz veya onları istemeden kaybedebiliyoruz ya da artık o kişilerin bizim hayatımızda yeri olmamasını, bile isteye, çok fazla nedenler silsilesiyle tercih edebiliyoruz. Çünkü sadece o kişilere göstermiş olduğumuz personamıza artık tahammül edemezken bulabiliyoruz kendimizi. Onların gördüğü tüm maskelerimizi çıkarıp atmak isteyebiliyoruz. Onlarla olan iletişimlerimizde yük gibi hissettiren her ana da ket vurmak isteyebiliyoruz. İlla somut bir nedene de ihtiyacımız olmayabiliyor. Soyut hissettirişleri baz alarak istemiyoruz; bu kadar basit. Bu kadar olağan. Bu kadar olması gereken. Vurguluyorum, evet. Çünkü şöyle düşünüyorum: Bazen bazı insanlar o an için doğru kişi olurlar. Ancak sadece o an için... Ya da en fazla kısa bir süre için... Zihnimizde sürece tâbi olacak tek bir düşünceye dahi izin vermezler. Öyle anlardan sonra yalnızlıkla sınanıyor gibi hissederiz. Oysa bizim frekansımıza uyumlu olmayan kişilerin hayatımızda artık olmayışının yarattığı ve beraberinde kendi seçtiğimiz tek başınalık hâlidir o. Tam bu noktada, sadece ikili ilişkileri kaleme aldığımı düşünebilecek olmanıza istinaden lütfen, çok rica ediyorum, o kadar küçük bir giyotin pencereden bakmayalım satırlara ve hayata... Dört cephesinin camla kaplı olduğu bir yapıda olduğumuzu ve dört yöne de baktığımızı farz edelim. Deneyelim en azından. Çünkü hayat ikili ilişkilerden ibaret değil. Evet, büyük bir payda da yer alıyor. Ancak bütünde başka birçok şey ile o bütün oluşuyor. O bütün ise bana kalırsa şöyle: sağlık, aile, iç huzurumuz, öz şefkatimiz, partnerimizle olan uyumumuz, arkadaşlık, dostluk, işimiz, kariyerimiz, hayallerimiz, hedeflerimiz, kendimize ve yaşam şeklimize yaptığımız yatırımlar vb. Hepsinde oranlar kişisel tatmin seviyemiz için kâfi ise işte o zaman muazzam bir şölenin baş davetlilerinden biriyiz demektir.

 

Bahsi geçen o tek başınalık hâline geri dönersek, belli bir oranda ve belirli bir süre kapsamında öylesine büyülü ki... İçinde bulunduğumuz, dehliz sandığımız; oysa ki tam anlamıyla lütuf olan o süreçte aslında neye layık olduğumuzu istemsizce fark ettiriyor bize hayat. İşte o anın, o duyumsamanın, o duygunun, o hislerin içimizde nelerin suyun üstüne çıkmasına sebep olduğunu görebilirsek ve pek tabii kıymetini de bilebilirsek, ‘’Bir Turistin Aşk Rehberi’’ adlı filmde geçen ‘’Kendini yeni olasılıklara açarsan hayat güzel sürprizler yapar.’’ repliğini deneyimlememize de keyifle katkı sağlayabiliyor evren. Yeni arkadaşlıklar, temeli sanki C50 betonla atılmış özel ve sağlam dostlukların şekillenmeye başlaması, yeni yaşam heyecanları, yeni iş fırsatları, yeni yaratım anları, yeni ilgi alanları, yeni beraberlikler... Eterik, duygusal, mental, ruhsal, göksel, keterik ve nedensel beden olmak üzere yedi katmandan oluşan auramızda yeni olasılıklara layıkıyla dâhil olabilmek ve bu yedi katmanda da bunu yaşamak da yaşatmak da mucizevi bir seçim olsa gerek. Bunun bir örnekle bendeki yansıması şöyleydi: Birkaç hafta önce canım İstanbul'umdayken motorda artçı olacağım bir zaman diliminde çanta almamam gerekti. Ancak bu benim için neredeyse imkânsızdı. Yaklaşık üç yaşımdan beri çantasız dışarı çıktığımı anımsamazken elbette çok zorlu bir adımdı. Ancak yine de deneyimlemek istedim. Olasılıklara açılmaya her daim olan sonsuz isteğimle... Başkası için çok büyük bir eylem olmadığı pekâlâ aşikârken benim için tam aksiydi. Sonra şunu fark ettim: Konu çanta değildi. Sanki konu tam olarak sorumluluklarımdı, ardımda bırakmak isteyip de bırakamadıklarımdı, eyleme geçmek ve uygulamak isteyip de yapamadıklarımdı. Evet, o gün çantasız şekilde motorda artçı olup müthiş birkaç saat geçirdim. Motorda, kaskın bıraktığı o minik boşluktan yüzüme rüzgâr vururken hissettiğim; tüm ‘’ben’’ hâllerimden sıyrıldığım o anda birinin kızı, birinin ablası, birinin arkadaşı, birinin sırdaşı, birinin sevgilisi, birinin iç mimarı veya birilerinin değer verdiği biri değildim. Kendi varoluş hâlim ve yaşamdaki ‘’o’’ rolümle keyfimin çok yerinde olduğu bir andı. Sıyrılacak maskelerimin olmadığı...

 

Elbette kendimizi yeni olasılıklara açmak her zaman kolay değil. Görünmez sicimlerle olan bağımızı koparmak da... İkisi de bir hayli zor. Bazı günler her zamankinden daha da zor. İçimizde bir boşluk, bir yara olması gerekir ki bize gerekli olan iyicil herhangi bir şey; bir kişi, bir his, bir düşünce auramızdaki yedi katmanın yedisinde de yer bulabilsin kendine. Bulabilsin ki oradan sızıp ruhumuzun en derinindeki noktaya dokunabilsin. Benim çantamı bırakırken sanki görünmez yüklerimi bırakışım gibi... İngiliz ressam, yazar ve sanat eleştirmeni John Berger'ın da dediği gibi: ‘’Şiir, açık yaraya konuşur.’’ Bizim yaralarımız ne kadar açıksa, yara izlerimiz ne kadar görünür hâldeyse ve doğru yöntemi uygulayabiliyorsak ancak o zaman sağlıklı ve kalıcı bir iyileşmeden bahsedebiliriz.

 

Demem o ki; yaşamda aslolan şeylerden biri, benliğimizin olduğumuz hâlden bizi daha iyi hissettiren bir versiyonunun muhakkak var olması ve hayat amaçlarımızdan bana göre en heybetlisi de o versiyonumuza erişebilmek. Amerikalı yazar ve pedagog Helen Keller'ın da dediği gibi: ‘’Karakterin geliştirilmesi kolay ve sessiz bir şekilde olmaz. Sadece deneme ve acı deneyiminden ruh güçlendirilebilir.’’ O yüzden şahsi kanaatim şu yönde; deneyelim, kanayalım, yanılalım ama ummaktan da yeni olasılıklara açılmaktan da hiç mi hiç vazgeçmeyelim. Ki her zaman deneyişlerimizde kanamayacağız, yanılmayacağız. Bu yüzden de umut çok değerli.

 

Benliğimizin yeni katmanına tüm tutkumuzla, ummadığımız anda rüzgâr eşliğinde, tüm gücümüzle ruhumuzu güçlendirmelerimize...

 

28.07.2026

22.32 – Yeniköy / İSTANBUL

 


 
 
 

Yorumlar


bottom of page