Kendi kendinin yanardağısın!
- Ulviye Yaşar

- 22 Oca
- 5 dakikada okunur
Güncelleme tarihi: 26 Oca
‘’Yıkım da yenilik de içten gelir.’’ Epiktetos

Sevdiğim bir arkadaşım bir gün blog yazılarım için bana, “Kendi derinliklerini kazıyan bir arkeologsun.” demişti. Çocukluğumda bir dönem arkeolog olmak istediğimi, bu sözü unutmayıp her daim heybemde taşıyacağımı bilmeden… Kelimeleriyle çok iyi hissettirmişti. Nasıl desem, sanki içimi ve böylece kendi ruhuma verdiğim emeği görebilmişti. Tabii ki bu yönümün üzerine bilinçli şekilde yönelmeme de etkisi olmuş ve devamında birkaç soru da böylece gün yüzüne çıkmıştı. Kendimi katman katman kazıyarak ne elde ediyorum? Bundan ne öğreniyorum? Neler katıyor bana? Ya da bu sayede neleri yapamadığımı net biçimde görebiliyorum? Tek yanıtım var gibi hissediyorum ve düşünüyorum. En azından şu sıralar… Geçicilik eylemini layıkıyla hayata geçirme gayretimden başka bir şey değil. Geçicilik, benim için geride kalan zamanda deneyimlemekten hem çok mutlu olduğum hem çok sınandığım hem de çok şey öğrendiğim bir hayat ödevi gibiydi. Hayat ödevi de kulağa bayağı iddialı geliyor ama maalesef — ve iyi ki — öyleydi. Maalesef ve iyi ki… Yine zıtlıklar nehrindeyim. Heraklitos’un doktrinlerine konu olan nehirden çıkamadım mı acaba? Çıkamadım belli ki; çünkü geçtiğimiz mayıs ayında Panta Rhei: Mutluluğa Giden Felsefe – Stoacılık adlı yazımda geçiciliğe dair içimden gelenleri, yüksek doz felsefi, az biraz da sanatsal bir yaklaşımla adeta kalbim eriyerek yazmıştım. Şimdi ise o yazı sonrasında içselleştirdiklerimle birlikte benden dökülenleri manevra yaparak, daha çok kuzeyi sanatsal olan bir rota ile aktaracağım. Neoskola’da ve Sindel Kültür Sanat’ta katıldığım Sanat Tarihi eğitimlerinden, akademisyen Osman Erden’in Modern Sanat derslerinden ve okuduğum kitaplardan; kâh aklımda kalanlarla, kâh kenara not ettiklerimin bendeki yansımalarıyla… Hadi gelin, şimdi derin bir geçmiş diye de atfedebileceğimiz bir yolculuğa çıkalım.
Sanat tarihinde modern sanatın dönemlendirilmesine dair genel bir fikirden bahsetmek hiçbir zaman pek mümkün olmamıştır. Çünkü bazı sanat tarihçileri bu dönemi Fransız Devrimi’nden sonraki Aydınlanma Çağı ile; bazıları Fransız Devrimi’nden sonra, 19. yüzyılın başında etkili olmaya başlayan Romantik Dönem ile; bazıları ise Fransa’daki 1848 Devrimi (Şubat Devrimi / Révolution de Février) ile kıta Avrupası’nı etkileyen ve şekillendiren realizm ile başlatır. Bir diğer kesim sanat tarihçisi ise Claude Monet’nin İzlenimcilik (Empresyonizm) akımıyla başlatır. Sanat tarihçilerinin olayları kendi zihinlerinin süzgecinden geçirerek, kimi zaman da hikâyeleştirip anlatmalarından dolayı bir dönemin tam olarak ne zaman başladığına ya da ne zaman bittiğine dair net bir bilgi yoktur.
18.yüzyılın ortalarında Avrupa’da neler olduğuna gelirsek… İtalya’nın Napoli kenti o dönemde Fransız egemenliği altındaydı. M.S. 1. yüzyılda, 79 yılında patlamış olan Vezüv Yanardağı’nın etrafında Antik Dönem’e / Roma Dönemi’ne ait bazı kentlerin toprak altında olduğu bilindiğinden ve daha önce bu bölgelerde kazı yapılmadığından, dönemin Fransız Kralı 1738 yılında bu bölgelerde arkeolojik kazı başlatılmasını emretmiştir. Böylece Vezüv Yanardağı’nın külleri altında bir anda kalan Herkulaneum kenti gün yüzüne çıkar. (Efsanelere göre kentin kurucusu Herkül’dür; kentin ismi de buradan gelmektedir.) Yaklaşık on yıl sonra da Pompeii kenti ortaya çıkar. Bu kentler gün yüzüne çıktığında, kıta Avrupası’ndaki sanatçılar ve entelektüeller üzerinde şok etkisi yaratır. Bu kentler, geçmişte yanardağın etkisiyle yer altında kaldığından, oksijenin zaman içindeki bozucu ve tahrip edici etkisine maruz kalmadıkları için oldukça iyi durumdadır. Akdeniz ticaretiyle zenginleşmiş kentlerdir. Villalar ortaya çıkar ve beraberinde duvar resimleri de… Duvar resimleri incelendiğinde, o döneme kadar Rönesans’ta şekillendiği düşünülen resim tarihinin aslında çok daha eski zamanlara dayandığı anlaşılır; dönemin tarihi, mitolojisi ve hikâyeleri de resimleri kadar gündeme gelir. Böylelikle Antik Dönem’in değeri fark edilir ve moda hâline gelmesi kaçınılmaz olur. Tüm bunlarla birlikte modern sanat tarihinin ilk önemli akımı olan Neo Klasisizm (Yeni Klasikçilik) karşımıza çıkar. Buradaki “yeni” kelimesi Antik Dönem’e bir ithaftır. Anlayacağınız üzere Modern Sanatın Başlangıcı ve Neo Klasisizm, oldukça kuvvetli bir akım olmasının yanı sıra son derece etkili, deyim yerindeyse çığır açan bir periyottur. Benim deyimimle ise “çığır açan bir yıkım” dır.


Bilenlere güzel bir anımsatma, bilmeyenlere de keyifli bir öğrenme hissi sunduğunu düşünerek; milattan sonra 1. yüzyıldan transit geçip 18. yüzyıl ortalarına neden gittiğimize biraz daha derinden bakalım. Bir süredir kafama takılıyor: Bazı dönemler neden birilerinden ve bir yerlerden geçmek istemiyoruz? Aksın, gitsin, bitsin, tükensin istemiyoruz. Sanırım korkuyoruz. Yok, “sanma” falan değil; düpedüz korkuyoruz. En okkalı şekilde, en kocaman ölçekte korkuyoruz. Cesaret edemiyoruz. Fakat böyle olunca ne gidebiliyoruz ne de bitebiliyoruz. Ne kendimize bakabiliyoruz ne de kendimizde kalabiliyoruz… Oysa ne çok yanılıyoruz. Yanlış üstüne yanlış yapıyoruz. O an yanlış olduğunu zerre fark etmesek de… Bazı şeyler ilk seferinde bile hata değildir; doğrudan, keskin biçimde yanlıştır. Bazen başlamak yanlıştır. Devam etmek daha da yanlıştır. Hata seviyesini çoktan geçmiş vaziyettedir. Oysa pusulayı geçiciliğe ayarlasak… Bilsek ki doğru rota odur, onun izindeki yol doğrudur. Nasıl olurdu? Binelim şu tekneye, açalım yelkenleri. Geçmişe gidelim; daha çok ilerlemek için. Ne güzel bir tezatlık…
Gördük işte, geçtiğimiz yüzyıllar içinde olanları: Savaşlar, yalvarışlar, yakarışlar… Onca hüzün, onca gözyaşı, onca kayba rağmen… Geçmedi mi hepsi? Kaçınmak mümkün oldu mu değişimden, devinimden, gelişimden, dönüşümden? Bir önceki kralın, imparatorun, padişahın tahtının sarsılıp gücünün yerle yeksan olması, geride kalan olayın tesirinin zamanla geçmesi… Oldu işte bunlar. En afili şekilde. Elbette kolay olmamıştır ama neticede geçmiş, bitmiş, geçilmiş şeylerdir. Yeniye bakmak için, yeniye yer açmak için…
Göreceli bir soluklanmadan sonra, Neo Klasisizm ile gelen bazı yenilikleri anımsayalım:
*Avrupa’da felsefe alanında önemli gelişmeler
*Fransa’da Aydınlanma Dönemi’nin önem kazanması; Jean-Jacques Rousseau, Denis Diderot ve Voltaire’in dönemin en önemli isimleri arasında yer alması
*Metinlerin ve afişlerin hazırlanması
*Salon sergilerinin oluşması
*Fransız Devrimi’nin başlangıcında, resimde kamusal alan ve özel hayat tartışmalarının öne çıkması; kamusal alanın daha önemli görülmesi ve bu bağlamda eserlerde, ülkesi için ailesini feda eden güçlü erkek figürlerinin yer alması
*Neo Klasisizm öncesinde, 1700’lerin ortalarında ortaya çıkan Rokoko Dönemi’nin aslında dekor ve iç mimariye yönelik bir akımken, zamanla Fransa’da resim alanında güçlenmesi ve aristokrasinin gündelik hayatındaki yozlaşmayı vurgulayan konulara yer verilmesi (Jean-Honoré Fragonard’ın Salıncak / L’Escarpolette 1767–1768 adlı eseri bu durumu açıkça gösterir.),

*Dönemin ve Fransız Devrimi’nin hem siyaset hem de sanat alanındaki en önemli isimlerinden biri olan Jacques-Louis David’in bu iki alandaki etkisi; Batı sanat tarihinde siyaset ile sanatın ilk kez bu denli iç içe geçmesi (J.L David’in Antik Dönem eserlerinden etki ile yaptığı Horatius Kardeşlerin Yemini, 1784 eserinde arka planın belirsiz ya da tek renkli olması, hikâyenin tamamen ön planda yer alması, yatay–dikey karşıtlığı ve çizgi vurgusu; kadın figürlerinin duygularına yenik düşen rollerde betimlenmesi.

Ancak siyasi sebeplerle hapse girip çıktıktan sonra David’in kadına bakışı tamamen değişir. Sabineli Kadınların Mücadelesi, 1799 adlı eserinde bu keskin değişim çok nettir.)

Özetle: Bir yanardağ patlaması, geçen yüzyıllar ve ardından yapılan kazılar sayesinde değeri anlaşılan bir dönemin, yeni bir akım yaratması… Bunu üç ana başlıkta toparlayabiliriz:
*Kültürel alanda: Neo Klasisizm
*Felsefi alanda: Aydınlanma Çağı
*Siyasal alanda: Fransız Devrimi (14.07.1789 – Bastille Hapishanesi Baskını)
Geçmişe son kez bir yelken açarsak… Antik Yunan sanatı, Orta Çağ, Rönesans, Barok, Rokoko, Neo Klasisizm, Romantik Dönem, Pozitivizm, Sosyalizm, Realizm, Empresyonizm, Post-Empresyonizm, Güzel Çağ, Avangart sanat, Fovizm, Ekspresyonizm, Kübizm, Fütürizm, Süprematizm, Konstrüktivizm, Dadaizm, Yeni Nesnelcilik, Bauhaus Okulu ışığında gelişen süreç, Sürrealizm, Dışavurumculuk… Kâh gündelik yaşamı etkileyerek başlayan dönemler, kâh resim teknikleriyle ortaya çıkan akımlar… Gördüğümüz gibi, isimlerinin farklılığından da anlayacağımız üzere sanat tarihinde hiçbir dönem, bir önceki dönemin birebir aynısı olarak tekrarlanmaz. Elbette ilham alınır, feyz edilir, benzerlikler görülür; ancak birebir aynı akış ve tekrar söz konusu değildir.
Peki, yaşamda bunca yenilik varken, yarınımızın bile belli olmadığı soyut bir süreç içindeyken, neden kendimizi geçmişteki hâlimizle birebir tekrar edelim? Tekrarlamayalım işte. Kendim için yaptıklarıma, zaman zaman çok güçlükle verdiğim onca emeğe rağmen, bazı anlarda kendi üzerimde hiç emeğim yokmuş gibi hissediyorum. İşte öyle melankolik, pesimist ve depresif bir sürecin sonunda, sanat tarihi yine iyileştirici etkisiyle geçiciliği ve geçemeyişin lüzumsuzluğunu gösterdi sanki. Kendi yarattığım yanardağımı da söndürdü adeta.
Bazen kendimizi yıkıp kazmaya, yanardağımızı patlatmaya; bazen ise bir yerlerden geçerek, birilerinden ayrılarak, geçiciliğin lütuflarıyla yol almaya…
22.01.2026
09.56 – Köln / ALMANYA




Yorumlar