top of page

Kendime vardım.

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 23 May
  • 3 dakikada okunur

‘’Sevgili Alice, işin sırrı kalbini neşelendiren insanlarla çevrili olmaktır. Ancak o zaman harikalar diyarında olursun.’’ Alice Harikalar Diyarında



Ayçiçekleri gibi belki de her çocuk biraz. Yüzünü aydınlatan bir şey olunca nasıl da başını kaldırıyor. Rüzgâra kapılıp adeta dans ediyor. Ayçiçeğinin sarısı gibi canlı gülüşüyle… Her çocuğun kendi harikalar diyarını yaratmak isteği de illa ki oluyor. Bunu bazen resimle, bazen oyuncaklarla, bazen de kendi yarattıkları başka yollar ile ifade etmeye çalışıyorlar. Benim de vardı öyle bir hayalim. Bir oyuncak evim vardı. Hem gerçek ev gibi hem de hâliyle öyle olmayan detaylarıyla… O evle oynarken kurduğum hayalleri hâlâ anımsıyorum. Harikalar diyarı gibi hissettiren bir yerde yaşamak… Bu hayalim, arzumun ruhumda kapladığı alanın çokluğu ile beraber, üzerinden çok uzun yıllar geçmesine rağmen hiç geçmedi, hiç değişmedi, hiç bitmedi. Peki buldum mu o harikalar diyarını? Henüz hayır. Peki ya yaratabildim mi? Buna da henüz hayır. Tam anlamıyla bir tamamlanmışlık söz konusu değil ama yolu taşlardan arındırmaktan zaman zaman yorulsam da yoldaki çakıl taşları ile yola devam etme gayretim hep devam ediyor. Bir nevi üretmenin hazzı gibi bir durum da diyebiliriz. Yaşamak istediğin hayatı ortaya çıkartmak gibi bir şey. O yolu taşlardan temizlemek için de her zaman aynı şeye ihtiyaç duymamam ile beraber bu eylem hâli… Bazen huzura, bazen aşka, bazen bir sohbete, bazen yeni bir yolculuğa, bazen de neşeye… Hep dediğim gibi; liste uzar gider, detaya batar çıkar. Bugün ise o listemde yer alan neşeye olan ihtiyacım üzerine içimden gelenleri yazacağım.

 

Geçtiğimiz aylarda fark ettim ki o dönemde ihtiyacım olan şey neşeymiş. İçimdeki neşeyi layıkıyla koruyamadığımı düşündüğümü ansızın idrak etmemle nüksetti bu ihtiyaç. Bir kıvılcım lazımdı sanki. Gülmekten karnımı ağrıtan, kahkaha atmaktan yüzümün gerilmesine sebep olan, telefona bakma ihtiyacı hissettirmeyen… Dünyadan bile isteye kopma hâli… Fakat bir türlü neşeyi derinden hissettirecek bir neden bulamıyordum. Açıkçası o dönemki projelerimin ve kendi hayat akışımın yoğunluğu arasında bu, benim için yapılması ve hissedilmesi zor bir eylemdi. Kendi duygu durumumun da çok harika olmadığı ortadayken birkaç saat dahi olsa bu nasıl mümkün olur derken buldum kendimi. Çünkü birkaç saatlik bir neşe anı aslında yaşamımda bir türlü oturtamadığım parçaları yeniden farklı bir enerji ve başka bir perspektifle yapılandırmamı sağlayabilirdi. İşte bunu bilmek çok iyi hissettiriyordu. Sonrasında ise kendimle kaldığım çok değerli anlarda, izlemekten keyif aldığım geçmiş yıllarda yayınlanmış ve ülkemizde o dönem çok yankı uyandırmış sit-com yapımlarına, defalarca izleyip katiyen sıkılmadığıma şaşırdığım çok sevdiğim komedi temalı sinema filmlerine yeniden vakit ayırdım. Ancak dahası lazımdı, farkındaydım. Evren boşluk sevmiyordu, unutmuşum. Ve ona ne zaman soru sorsak yanıtı hemen veriyordu aslında. Sadece hazır olmadığımız bir zaman dilimindeysek anlamamız hayli vakit alabiliyordu.

 

Gel zaman git zaman, Ozan Güven’in hem yazıp hem de yönettiği hem de tek başına oynadığı, belli bir kalıpta olmayan O.M.G adlı tiyatro oyununa bilet almış olduğumu anımsadım. Ne zamandır tek başıma ve hatta uzun süredir istediğim bir etkinliğe gitmemiştim — ki bu, benim gibi tek başına vakit geçirmeyi sevenlerin yakıtıdır. Gittim ve o gösteri bana o kadar iyi geldi ki… Oyun yeni başladığı için elbette içeriğe dair satırlara yer vermeyeceğim ama gösteri, “Bu bir stand-up değil. Bu bir TED Talk değil. Bu bir tiyatro oyunu değil. Bu bir oyun hiç değil.” açıklaması ile tanıtılıyor. Sayın Güven’in dış dünyaya kısmen kendini kapattığı süreçteki fark edişlerini, hayatında yer edinmiş olayları ve kişileri gayet samimi, mizah dolu şekilde aktarırken; kendi cenaze merasimi metaforu üzerinden hayatına ve kaybettiklerine de yer veriyor. Oyun yaklaşık 120 dakika sürüyor olmasına rağmen, İzmir’deki yakınlarının da izlemeye gelmesinden dolayı 140 dakika sürdü ve neredeyse seyirciler olarak hepimiz gösteri boyunca güldük. Hatta bir ara kahkahalarımız hafiflemişken bir seyircinin kahkahasının devam etmesi üzerine hepimiz yeniden gülmeye başladık. 700 kişilik salonda hepimiz…

 

O gösteride, o bitmeyen kahkaha anında anladım ki benim buna, bu neşeye ihtiyacım varmış. Hayat tempomdan beni söküp alacak bir neşeye… Tanımadığım insanlarla dolu bir salonda tek bir an dahi yabancılık çekmeden kendim olmak; gülmekten gözlerimden yaşlar gelip karnıma ağrılar girerken kendim olabilmenin hafifliği müthiş bir histi. Çünkü ruhuma ilaçtı o coşku. O an anladım ki kendi anlarımın ve özellikle de tek başıma sosyalleşme rutinimin hiçbir sebeple yaşamımda ertelenmesi söz konusu dahi olmamalıymış. Ayrıca hayatımda neşenin azlığına uzun süre tahammül etmemem gerektiği de bana iyi gelen şeylerin başında yer alıyormuş. Ancak geçtiğimiz aylarda yaşadığım şeyler olmasa elbette bu farkındalığa ve yaşamımı pozitif yönde ilerleten bu kararlara erişemezdim. Bu yüzden olan her şeye kocaman bir kabul ve teşekkür…

 

İşte, içimizdeki neşeyi yeniden ortaya çıkartmak bazen çokça hüzünle, hatta gözyaşı seli ile; bazen de tüm bunların sonrasında gelen coşku anlarının güzel sonuçlarıyla mümkün olabiliyor. Neticede kendini tanıyan, kendi yolunu çizer.

 

Yolumuzdaki taşları büyük bir şevkle ayıklamalarımıza ve kendimize varmalarımıza…

 

23.05.2026

19.33 – Her yerde / Hiçbir yerde

 
 
 

Yorumlar


bottom of page