top of page

Tüm rağmenlere rağmen

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 8 Haz
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 16 Haz

“Hayata bir anlam vermek zorundayız; çünkü apaçık gerçek şu ki, hayatın kendi başına bir anlamı yok.” Henry Miller



Kendimizi şu andaki ana teslim olmaya bıraktığımızda ve kendimizi, kendimiz için gerekli olmayan her şeyden arındırmaya dair tam ve net bir karar verdiğimizde, hayatımızın aslında ne çok olmasa da olur detaylarla kaplı olduğu gerçeğiyle karşılaşabiliyoruz. Ve bunu fark etmek dahi başlı başına bir kazanımken, sadece fark etmekle kalmayıp gayrete büründüğümüzde de en nihayetinde yaşam bize hak edişlerimizi ansızın ve tadında bir şekilde veriyor. 20. yüzyılın en önemli Fransız varoluşçu filozof ve yazarlarından Simone de Beauvoir’ın Bütün İnsanlar Ölümlüdür kitabında yer verdiği “Kendime sadık kalacağım ben; kendime karşı hatalı davranmayacağım.” sözünü içselleştirip hayatımıza entegre ettiğimizde de yaşamın hediyelerine kucak açmaktan başka yapacak bir şeyimiz kalmayabiliyor aslında. Çünkü her ne olursa olsun, her ne yaşarsak yaşayalım, biz kendi elimizden tuttuğumuzda; hatta bazen oldukça zor anlar geçirmemize rağmen o güçsüz hâlimize yenik düşmeyip yine kendi elimizden tutmaya devam ettiğimizde, bizi bekleyen sonuçların en harika gelişmelere kapı araladığını görüyoruz.

 

Analitik Yönelimli Varoluşçu Psikoterapi yöntemini uygulamasıyla tanınan, ülkemizin en başarılı psikiyatristlerinden ve aynı zamanda yazar olan Cem Mumcu’nun, YouTube’da Dialogger adlı kanalda yazar Nihan Kaya ile yaptığı sohbette; sayın Kaya’nın psikoanalitik çalışmaları ve sanatsal yaratıcılığı Jung açısından incelemeleri nedeniyle ikilinin dört bölümden oluşan sohbetlerinin ana temasını, insanın kendini yaratma sürecinde sanatın en muktedir dallarından biri olan edebiyat ve onun izindeki bizlere rehberlik edebilecek birçok anekdot oluşturuyordu. Programın tamamı muazzam derecede sorgulatan, öğreten, fark ettiren ve yetmeyip üzerine idrak da ettiren anlardan oluşuyordu. Sayın Kaya’nın şu sözü: “İnsanlar şunu sorar: ‘Nereden değişmem gerekiyor?’ Ben de şöyle diyorum: Yoğun olarak yaşadığınızı hissettiğiniz yerleri düşünün. Ve bunlar genellikle şöyledir: Ailenize rağmen, eğitiminize rağmen, onu yaparken yaşadığınızı, var olduğunuzu hissedersiniz. Ya da yaşamanın, var olmaktan ibaret olmadığını; çok daha fazlası olduğunu hissedersiniz.” Arayış yolculuğumda kendi yerimi bulabilmem adına çok değerli olmuştu. Kendimizi ve yaşam ritmimizi değiştirmek istediğimizde ve buna gerçekten gayret ettiğimizde, tüm rağmenlere rağmen yaşamımızın değişmemesi imkânsız. Bana göre yaşadıklarımıza rağmen, seçimlerimize rağmen ama en önemlisi kendimize rağmen değişebilmek, çok büyük bir savaşla mümkün. İşte buna cesaret edip adım atabilmek çok büyük bir mesele. Peki ama nasıl?

 

Hepimizin, mevcudumuzu bir sonraki an için hazırlamamıza dair uygulamasının önemli olduğunu düşündüğüm Japon yaşam sanatı ve sekiz yaşam felsefesinden ikisi olan İchi-go ichi-e ve Danshari ile içimize bakalım istiyorum. İchi-go ichi-e, “şimdiye sığınış” gibi bir anlama gelmekle beraber, şu anda deneyimlediğimiz anın bir daha aynı şekilde yaşanmayacak olmasından dolayı yaşanan her anın çok kıymetli olduğunu vurgulayan daha geniş bir anlama da sahiptir. Bu yüzden Japonlar, her an; yürürken, uyurken, yemek yerken vb. fiziksel herhangi bir eylem içerisindeyken mutlak suretle anı yaşarlar. Çünkü kültürlerindeki her anın biricik olduğu bilinci çok eskilere dayanmaktadır. Pınar Eğilmez’in Uçan Tabut adlı kitabında yer verdiği “An’a ve tam o anda yapman gerekene sadakat, kendi tasarımına sadakattir.” sözü de bana kalırsa şimdiye sığınışın önemini anlatan en iyi anekdotlardan biridir. Danshari ise “reddetme – atma – ayırmak/bağlantıyı kesmek” olarak birbiriyle bağlantılı üç anlama gelmektedir. Hayatımızı hem fiziksel hem de zihinsel olarak toparlamak adına izleyebileceğimiz üç ayrı adım da diyebiliriz. Gerekli olmayan eşyaları yaşamımıza sokmayı reddetmek ve bu sayede oluşabilecek dağınıklığı önlemek adına; Budizm ve yogada da kendine yer bulan, fiziksel ve beraberinde getirdiği psikolojik arınma ve toparlanma hâlinin başlığıdır aynı zamanda.

 

İşte bu iki yaşam sanatı ve yaşam felsefesi, benim bedenimde de ruhumda da kendilerine yer bulduklarında, gemimin rotasını bana iyi gelen limana döndürmek adına çok şey kattılar. Çünkü bana kalırsa hayatta yaptığımız her eylem, hayata anlam vermek ve onu daha derinden hissedebilmek adına. Bazı anlarda tüm rağmenlere inat. Bazı anlarda tüm rağmenlerle… Fakat naçizane deneyimim şudur ki; geçtiğimiz aylarda kendi benliğimde değişmesi gereken konular üzerine gerçekleştirdiğim düşünce anları, çok tadında bir şekilde şimdiki anın büyüsünü fark etmek ve gereksiz her şeyi eleyip coşkuyla yeniye yer açmakla şekillendi. Ez cümle, elimden tutan, sarılan ve yaratıcılığımı beni tam da tatmin eden şekilde besleyen yegâne şeylerden oldu.

 

Şimdiye sığınışı da heybemize katarak yaşam yolumuzda artık istemediğimize kanaat getirdiklerimizi —ki bu bazen bir bardak da olabilir, bir kişi de— fiziksel olarak yaşamımızdan çıkardığımızda ve ruhsal olarak da bağımızı kestiğimizde, 20. yüzyıl edebiyatının oldukça cesur ve kuralları deyim yerindeyse hiçe sayan yazarlarından Henry Miller’ın, hayatla kavga etmeden yaşamaya dair teması altında derlenen sözlerinden “Yapmamız gereken tek şey açılmak; zaten içimizde var olan şeyi keşfetmek.” sözü daha bir anlamlı geliyor. Böylece yaşamak zemininde topraklanmamız daha içten ve güçlü olabiliyor.

 

Kendimizi cesaretle açıp yaratıcılığımızı tüm varoluş arzumuzla dansa kaldırdığımızda bulduğumuz anlamlar ile keşfe çıkışlarımıza…

 

08.06.2026

17.42 Emirgan / İSTANBUL

 
 
 

Yorumlar


bottom of page