top of page

Kimliğinin peşinde

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 12 Tem
  • 3 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 13 Tem

Ait olmadığınız yerlerle olan düellolarınız bittiğinde, aidiyetinizi hissettirebilecek ‘’o yer’’, yıldızlarla dansın ahengi gibi...



Birkaç ay önce, çok kıymetli danışmanım Turgay Köyağasıoğlu ile aile dizimi seansım esnasında, kimliğime ve aidiyet sorguma istinaden sanki zihnimde bir kilit açılmıştı. Bu idrak hâlinin kısa süre öncesinde ise İstanbul Life Dergisi'nin Şubat 2026 sayısında karşıma çıkan, Osmanlı Padişahı V. Murad'ın torunu Selma Hanımsultan'ın kızı; aynı zamanda dünyaca ünlü bir gazeteci, savaş muhabiri ve yazar olan, ayrıca Osmanlı hanedanının sürgün yıllarındaki dramatik hikâyesini aktardığı Saraydan Sürgüne adlı kitabın yazarı olarak da bilinen Kenize Mourad röportajındaki içime işleyen benliğe dair sözleri; seanstan bir süre sonra da o günlerde yeni kurulan Dramatist, Dramaturg ve Oyun Yazarları Derneği'nin ilk söyleşisindeki akademisyen Oğuz Arıcı'nın, ‘’Kendi konumunu bir türlü bulamama...’’ sözü ve çok zaman önce Instagram'da denk geldiğim bir video editindeki şu yazıyı anımsayışım: ‘’Bir yere ait olmadığınızın en büyük kanıtı, oraya ait olma çabanızdır. Çünkü ait olduğunuz yerlerde su gibi akar gidersiniz. Sizin için zaten bir yer ayrılmıştır. O ait olduğunuz masada yeriniz zaten hazırdır. O ait olduğunuz evlerde yatağınız hazırdır. O ait olduğunuz kalplerde yeriniz hazırdır. İnsan sadece ait olmadığı yerlerde çabalar.’’ İşte benim için tüm bunlar, kimliğimin ve hâliyle benliğimin arayışı için düşünmem ve yapmam gerekenlere dair anlamlı denk gelişlerdi.

 

Bahsi geçen röportaja geri dönersem, içerik açısından muazzam derecede değerliydi. Hem ülkemizin tarihî geçmişine hem de kendi iç dünyamıza ışık tutan yaklaşımıyla, kenara not düşülesi; zihne ve ruha kazınan sözler barındırıyordu. Nitekim bende de durum öyle oldu. Sayın Mourad, hayatını durmaksızın sorgulamış ve ‘’Ben kimim ve nereden geliyorum?’’ sorusunun peşine düşerek Sorbonne'da psikoloji ve sosyoloji okumuş olmasıyla bana, bir insanın kendini arayışının ne denli muktedir bir hayat amacı olduğunu bir kez daha hatırlatmıştı. Hatta bu konu hakkında yazı yazmanın onun için içsel bir zorunluluk olduğuna da değiniyordu. Peki, bir insan aidiyetini, kimliğini, benliğini, kendini ilk defa ne zaman sorgular? Bu, bir genellemeye dâhil olamayacak kadar öznel bir durum. Kimi çocukluğunda, kimi ergenliğinde, kimi de yetişkinliğinde; hatta belki birçok evrede, birkaç kez... Peki ya ben? Bu sorunun tek bir yanıtı yok. Çok uğraştım ama yok. Çünkü bu konu, yaşamımda defalarca ana başlıklardan biri oldu. İlkokul yıllarımda sınıfta ders dinlerken bir anda sanki oradan kopup gitmek istemem ve bulunduğum öğrencilik hâlinden asla hoşnut olmadığım anlar; daha sonra 27, 28, 30 ve 32 yaşlarımda sorunun ve sorgunun zirve yaptığı dönemeçler... Ve şimdiki zaman... Daha 33 yaşıma gireli çok yeni oldu ama bitmek tükenmek bilmeyen bir şeylere anlam bulmaya çalışma hâlim, bazı zamanlar oldukça yorucu hissettiriyor. Ne zamana kadar bu düşüncelere yer vereceğimi de bilmiyorum. Neticede kendimi sürekli güncelleme hâlim, pek de kısa sürede doyuma ulaşacak gibi görünmüyor. Hiç olmadı, muhtemelen olmaz da. Fakat yine de zaman aksın; o vakit anlaşılır.

 

‘’Kendi çocukluğunun koşarak sarılmak isteyeceği bir kadın ol.’’ Geçtiğimiz aylarda böyle bir söze denk gelmiştim. Etkisi hâlâ ilk okuduğumdaki gibi; geçmedi, bitmedi. Kendi çocukluğunun elini hiç bırakmamanın, kendi çocuksu neşeni hep en yüksek frekansta tutabilmenin yaşamdaki en güç ama en sıcak duygulardan biri olduğunun bilincine bürüneli çok oldu. Ama yine de henüz ‘’Evet, tam da öyle bir kadın oldum.‘’ diyemem. Bu çok keskin ve köşeli... Hayat alabildiğine kavisli, hatta çoğu zaman amorfken, böyle bir söylem çok iddialı kalırdı zaten. Ancak bütüncül bakış açım ve tüm pozitifliğimle hissediyorum ki günün birinde, 5, 6 ve 7 yaşlarımdaki hâlimin hayal ettiği gibi bir kadın olacağım. Kırılganlığı daha az hisseden, kırıldığında daha çabuk dengeyi sağlayan... Aynı zamanda kırılganlığımın, kırılabiliyor olmamın da yaşamdaki gücüm olduğunu bilerek. (İlgilenenler için, Kabuğunu Bırakan Ruh: Kırılganlıkla Büyümek adlı 42. blog yazımda bu konuya hem sanatsal hem de bilimsel yaklaşımla yer vermiştim.) İşte bu paragrafın yaratılışının çıkışı da ilkokul yıllarımdan bir kesite ve o an bulunduğum alandan geriye çekilen duygu durumuma tekabül ediyor. Çünkü bazen yönümüzü kaybedebiliyoruz. Ancak yine de kendi yönümüzü kendimiz bulmaya gayret ediyoruz; elbette doğru rehber kişilerin eşliğiyle olursa çok daha anlamlı. Bazen de heyelandan düşen parçaların, yolumuzdaki birileri tarafından kenara çekilmesine ihtiyaç duyabiliyoruz. Yorgunluğun getirdiği duygularla... Tüm bunların sonunda ise kendimize dair çok şey öğrendiğimiz, su götürmez bir gerçek hâline bürünüyor.

 

Sahne adıyla bilinen müzisyen Good Vibes Tribe 11:11'ın ‘’I'm Not What Happened to Me’’ şarkısında da dediği gibi:

‘’I'm not what happened to me

I'm what I choose to be

Each step I take, I shift, I rise.’’

Başımıza gelen mi biziz? Yoksa seçtiğimiz kişi olduğumuzda mı gerçekten biziz? Tabii ki benim cevabım çok tahmin edilesi... Fakat bunu düşünelim istiyorum. Bize iyi gelmeyen her şeyden sıyrılıp, içimizdeki tüm mahkemelerden beraat edip, kendimizi yükseltebilmelerimize...

 

12.07.2026

18.32 – Port Alaçatı

 
 
 

Yorumlar


bottom of page