top of page

Panta Rhei

  • Yazarın fotoğrafı: Ulviye Yaşar
    Ulviye Yaşar
  • 21 May 2025
  • 5 dakikada okunur

Güncelleme tarihi: 4 gün önce

Mutluluğa Giden Felsefe: Stoacılık

“Her şey akar.’’ Herakleitos



Pre-Sokratik Antik Yunan filozofu Herakleitos'un öğretisini tanımlayan Antik Yunanca bir aforizma ile on dokuzuncu yazıma “merhaba” diyerek, farklı nehirlerde yüzelim istiyorum. Yaşam, nehirlerin sularına benziyordu Herakleitos için. Her şeyin akıp gitmesi, hiçbir şeyin aynı kalmamasına yani… Stoacılar da bu akış hâlinde dinginliği arayanlar olarak geçiyor, araştırmalarda.


Giriş cümlelerimden de anlaşılacağı üzere, bu yazının temasına dahil olan geçiciliğin aktarımı fazlasıyla felsefi... Şöyle ki Stoacılıktan ve efsanevi birkaç filozoftan bahsederek, satır aralarında da her zaman olduğu gibi bendeki yansımalarına; özellikle sanatla — tiyatro, resim ve edebiyatla — değineceğim. Otuz yaşından sonra felsefeye çok ciddi bir merak salmış, birtakım arayışların peşinde olan biri olarak, bu konu da bir süredir fazlasıyla merak ettiğim ve sakince kahve anlarımda araştırmak istediklerimdendi.

 

İnsanlık, insanlık tarihi boyunca her daim değişim sancılarıyla sınandı. Bu, su götürmez bir gerçek. Yaşam devam ettiği sürece de bu böyle olacak. Bu durum, kimilerine göre Kerem Alışık’ın başrolünde yer aldığı “Küheylan” adlı tiyatro oyunundaki “Hayatını yaşayıp da ‘Bu benim hayatım.’ diyebilmek için, önce kendi acını yaratacaksın, çocuk.” repliği gibi iken kimileri için ise bu denli pesimist kanaldan bakışa çok uzaktadır. Ben de hayatın bazı anlarında pesimist yaklaşımda olan biri olarak kısıtlı zamanlarda karanlıkta da oturabilmeyi bilinçli olarak seçebilen biriyim. Beni bütünleyen bir şey çünkü. Kısıtlı zamanlar olmak şartıyla... Bu yüzden de daha çok; bir yanı her daim yaralı, bir yanı üretmek için hep çırpınan, hayatının en kötü günlerini geçirirken Saint-Rémy-de-Provence'da psikiyatrik tedavi gördüğü — şimdilerin manastırı, o dönemin hastanesi olan — Saint-Paul-de-Mausole’de, odasında yatarken pencereden baktığında gördüğü gökyüzünü; daha sonra kendisine ait özel stüdyoda, hayal gücüyle şairane şekilde resmeden ve bizlere “The Starry Night”  adlı mucizevi bir eser hediye eden post-empresyonist akımın öncülerinden Vincent Van Gogh gibi bakıyorum hayata: “Genellikle ıstırabın derinlerinde olsam da, içimde hâlâ sükûnet, saf bir ahenk ve müzik var.” Hayatının o dönemi parlak günlerden oluşmuyordu ki... Zaten, maalesef, yaşamı hep hüzün temalıydı onun için. Fakat tüm bunlara rağmen, Van Gogh o harikulade eserinde gökyüzünü siyah tonlarda resmetmemişti, mesela.



Resim sanat dalı ile biraz ilgilenenler de hatırlayacaktır ki Van Gogh sadece realizm dönemi eserlerinde koyu tonlarda eserler üretmişti. Daha sonra hayatı daha karmaşık hal almasına rağmen resimleri daha canlı tonlara dönmüştü. Elbette ona ilham olan, etkilendiği birçok kişi, çeşitli temalar vardı. Bu bile çok büyük bir başarı, güç. Hatta bir kabul, bence. Bu açıdan da bir nevi “akış hâli” de diyebiliriz onun bu yaklaşımına. Düşününce bu akışta her şey var, aslında. Her şey bizimle. Ancak en çok hangisinde kendimiziz? İşte, bu çok önemli. Peki, neden durgun su misali değiliz? Üstelik durağan olmak, akış hâlinde olmaktan çok daha kolay iken… Çünkü dünya, yerinde sayan, durağan bir yer değil ki. Doğa da hep kendini yenileyen ve kendi kendine iyi gelen hâliyle var olurken, biz niye dingin, durağan, hareketsiz, öylece kalalım? Bir yerlere neden körü körüne kök salalım? Kuvvetle kök salacak nedenimiz yok iken... Birtakım düşüncelere, yaşadığımız süre boyunca saplanıp kendimizi sürekli yenilemekten neden kaçalım? Kaçmayalım işte. Evet, bazen durağanlaşabiliriz. Buna ihtiyaç duyabiliriz. Bir durup, rutinleri yavaşlatıp nefes almak isteyebiliriz. Elbette, insanız. Ve bu, çok insani bir şey. Fakat sonra kaldığımız yerden yola devam etmeliyiz. Doğa, yılda dört kez kabuk değiştirip alabildiğine şairane yenilenirken, bizim durağan olmaya hakkımız yok diye düşünüyorum. Yaşanan olayların, kişilerin, düşüncelerimizin, sevgimizin, dostluğumuzun, aşkımızın, işimizin, mesleğimizin geçiciliğini görmezden gelemeyiz. Kendimizin de… Eğer öyle görürsek, işte o: zehir. Durağanlık: zehir. İngiliz şair ve ressam William Blake’in de dediği gibi: “Durgun sudan zehir bekle.”

 

Felsefeyle giriş yapıp, gelişmede az biraz sanat alanından örneklere değindikten sonra, şimdi yüksek dozda yeniden felsefe ile bütünleşelim. Büyük İskender, M.Ö. 323 yılında öldükten sonra “eudaimonia”, yani mutluluğa nasıl ulaşılabileceğini bulmaya çalışan birkaç felsefe okulu ortaya çıkmıştır. Bu yüzden de kaynaklarda Stoacılık, “Mutluluğa giden felsefe” diye geçmektedir. Hatta bazı kaynaklarda “Mutsuz olmanın imkansız olduğu felsefe” diye de iddialı bir şekilde geçer.


Kıbrıslı Zenon tarafından kurulan, asırlar boyunca konuşulacak Helenistik felsefe ekolü olan Stoacılık da kurulan bu okullar arasında en bilineni olmuştur. Stoa ise, Zenon ve takipçilerinin fikirlerini tartışmak için toplandıkları Atina Agorası’nın kuzey tarafında, efsanevi ve tarihi savaş sahneleriyle bezeli sütunlardan oluşan Stoa Poikile’den, yani “boyalı sundurma” dan gelen bir tabirdir. Stoacılık, ilk başlarda  “Zenonizm” olarak da bilinse de daha sonra — muhtemelen Stoacılar, kurucularını kusursuz bir bilge gibi görmediklerinden ve bu felsefenin bir kişi kültü hâline gelmesini tercih etmediklerinden — bu adlandırmadan vazgeçilmiştir.



M.Ö. 330 civarında Stoacılar, etik, mantık ve metafizik gibi birçok felsefi alanla ilgileniyorlardı. Stoacılığa göre metafizik kuram, temel ilkeleri açıklamaya yardımcı olmaktaydı. Tanrı ve evrenin, “pneuma” adı verilen bir tür ilahi ateş aracılığıyla çalışan “ilahi logos” adı verilen tek bir varlık olduğuna inanıyorlardı. Evrendeki her şeyin — yani gezegenlerin, yıldızların, insanların, hayvanların vb. — onlar için edilgen madde ve hepsi ilahi logosun belirlediği kadere tâbi olduğunu düşünüyorlar, buna inanıyorlardı. Bu durum da Stoacıların “doğayla uyum hâlinde yaşamak” dedikleri şeydi ve bu inanç, Stoacılığın temel düşünce sisteminin merkezinde bulunuyordu. Evren, ilahi logos tarafından önceden belirlendiği için Stoacılar, kontrol edemeyecekleri şeyler için endişelenmemeleri gerektiğini düşündüler. Onlara göre; kontrolümüz dışındaki bir olaya öfke ve korku yoluyla olumsuz tepki vermek, us dışı eylemdi. Stoacı filozoflar, hiçbir zaman duyguların tamamen ortadan kaldırılmasını savunmadılar. Fakat iç huzur için çaba sarf ederek, cehaletten, kötülükten ve mutsuzluktan kaçınabileceğimize ve böylece erdemli bir yaşam sürmemize izin verebileceğimize inandılar. Yüzyıllardır müthiş bir değere sahip olan Stoacılığın tarihini, günümüzde akademisyenler üç evreye ayırmaktadır:

Erken Stoa: Zenon, Kleanthes, Khrysippos’un yer aldığı dönem.

Orta Stoa: Öncülüğünü Diogenes, Panaitios ve Poseidonios’un yaptığı dönem.

Geç Stoa: Musonius Rufus, Seneca, Epiktetos ve Marcus Aurelius’u kapsayan dönem.

Stoacılığın ilk iki evresinden günümüze ne yazık ki hiçbir tam eser ulaşmamıştır. Geç Stoa’dan ise yalnızca Roma metinleri günümüze ulaşmıştır. “Hiç yoktan iyidir.” diye, teselli de etmiyor değilim kendimi. Bu yazı için belirlediğim konu daha çok Erken Stoa Dönemi olduğundan, kuruluşunda katkısı olan filozofları da şöyle biraz tanıyalım:

*Kıbrıslı Zenon, Yunan filozof ve Stoacılar tarafından benimsenen temel ilkeleri belirleyen kişi ve Stoa Okulu'nun kurucusudur.

*Krates, Thebesli Kinik filozoftur. Stoacı felsefenin kurucusu Zenon’un da hocalarındandır.

*Antisthenes, Zenon’un fikirlerinin öncülü, Kinik Okulu’nun kurucusu ve Yunan filozoftur. Önce sofist filozof Gorgias’ın, ardından da Sokrates’in öğrencisi olmuş; Sokrates’ten sonra kendi okulunu kurmuş ve felsefesinin örnek kişisi olarak Sokrates’i seçmiştir.

*Zenon’un en etkili halefi ve okulun lideri olarak Kleanthes’i takip eden, günümüzde Stoacılık olarak adlandırılan düşüncenin şekillenmesinden sorumlu olan kişi Khrysippos’tur.

*Solili Khrysippos (ya da Hrisippos), Yunan Stoacı filozoftur. Atina’daki Stoa Okulu’nda Kleanthes’in öğrencisiydi. Kleanthes öldüğünde, Khrysippos okulun üçüncü başkanı olmuştur.

*Kleanthes, Atina’daki Stoa Okulu’nun ikinci başkanı ve Kıbrıslı Zenon’un halefi olan Yunan Stoacı filozof ve eski bir boksördür.

 

Evet, birçok isimden bahsettim. Kiminin telaffuzu da oldukça zordu; okurken yorulmaya sebep, malum… Ancak birkaç nedenden dolayı aktardım tüm bu bilgileri. İlk olarak: Kâh birbirlerinden feyz alarak, kâh birbirlerinin öğrencisi olarak, evrenle uyum içinde yaşamayı doktrinleriyle — artık yaşamamalarına rağmen — asırlar öncesine ait olan görüşlerin bizlere aktarılmış olmasında bir şekilde katkısı olan çok değerli kişileri anımsayalım istedim. Bir nevi içten bir teşekkür... İkinci olarak da: Eğer değişim sancısıyla yaşıyorsak ve bunu iliklerimize kadar hissediyorsak, birçok parametreyle o yolda keyifle yol alabilir, nehir gibi akabiliriz. Böylece kendimizi daha iyi ve daha fazla “kendimizde” bulabiliriz. Elbette kapımızın anahtarının geçicilik olduğunu unutmazsak… Geçiciliği daha çok içselleştirdiğimiz ve bizi donatan diğer parametrelere de başka bir Art & More yazısında mutlaka değiniriz.


Varoluşumuz baştan sona bir akış hâliyken, evren boşluk sevmezken, biz yeni bir şeylere yer açma bilincindeyken, bize iyi gelenleri bulma hevesimizdeyken; bunların nasılını, her daim akışta kalarak pusulamızın kuzeyi yapabiliriz. Çok zor değil. Hatta hiç zor değil. Hayatımıza yeni bir şeyler eklemek hiç zor değil. Zor olan, hayatımızdan bir şeyleri çıkartmak… Geçiciliği kabul edince, o da zor değil gerçi. Bir şeyler değişsin mi istiyoruz? O zaman durağan olmamalıyız. Nehir gibi akmalıyız. Yenilenmeliyiz. Hep… “Evrenin seni taşıdığı yöne git; çünkü o seni düşman gibi değil, bir parça gibi sürüklüyor.” diyordu Geç Stoacılardan Marcus Aurelius. İşte bu ilk başta değindiğim Herakleitos’un nehir benzetmesine de teslim olmak gibi bir şeydi.


21.05.2025

15.21 – İZMİR

 

 





 


 

 

 
 
 

Yorumlar


bottom of page