Ruh yırtığı
- Ulviye Yaşar

- 26 Şub
- 4 dakikada okunur
‘’Bir şey denemeye cesaretimiz olmasa, hayat nasıl olurdu?’’ Vincent Van Gogh

‘’Master of Light and Darkness’’ diye de bilinen Barok sanat akımının büyük ismi İtalyan ressam Caravaggio’nun resimlerinde ışık ve gölgeyi dramatik zıtlıklarla, şairane kullandığı benim de çok sevdiğim tekniklerden biri olan İtalyanca “chiaro” (açık) ve “scuro” (koyu) sözcüklerinden meydana gelen “Chiaroscuro”, resim sanatında açık ve koyu değerlerle derinlik, hacim ve vurgu oluşturma geleneği anlamına gelmektedir. Caravaggio, sanat tarihine bu tekniği hediye ederek aydınlık ile karanlığın bir arada sergilediği kontrastı insan ruhunun çatışmalarını psikolojik yoğunluk ve dramatik etki ile aktarmıştır. Bu teknik ile yapılan resimlerde tek bir ışık kaynağıyla figürün öne çıkıp çevresinin gölgede kalması söz konusu olduğundan bu durum bana doğrudan hayatımızda başrollere ya da yardımcı rollere koyduğumuz hayallerimizi, planlarımızı, bulunduğumuz veya olmak istediğimiz mekânları çağrıştırıyor. Ya da yanında olmak istediğimiz veyahut olmak isteyebileceğimiz kişileri… Çünkü yaşam bazen öyle kasvetli, öyle karanlık ki… O vakitler en ufak bir mutluluk sebebi resimdeki bir figür hâlini alabiliyor. Üstelik karanlığı yok saymaya engel boyutuyla… Çünkü tamamlanmamışlık vardır orada. İlk bakışta göz, ışık vurulan yeri algılar. Oysa bütüne bakmak hep daha deneyseldir. Öğretici yanı görmezden gelinemeyecek kadar önemlidir, kanaatindeyim. Bütün ise en içte ve yarım kalanlardır da aynı zamanda. Karanlık ve aydınlık karşıtlığına sarılarak tamamlanmak ve tamamlanmamışlık üzerine konuşacağız bugün. Yine zıtlık…

Nedendir bilmiyorum ama birkaç haftadır Psikiyatrist Özge Orbay’ın TEDx İzmir konuşma videosunu sakince izleyebilmek için kozasından çıkmaya çalışan bir kelebek gibi hissettim kendimi. Ara ara çırpınışlarım da eşlik etti bu arada. Ben o yayını izlemek istedikçe hayat sanki inadına zıtlaştı benimle ve bir türlü denk getiremedim. Ta ki kısa zaman önce diğer yapmam gerekenlerin öncelik sıralarını değiştirene kadar. Dinlenme, öğrenme ve kendimi dinleme günümde de terapi gibi geldi. Sarsıcı ama hafifleten etkisini hissetmemem imkânsızdı. Aslında bahsi geçen konuşmayı yedi ay önce de izlemiştim. O zaman izlediğimde de hem sarsmış hem de kucaklamıştı adeta. Hatta The Dark Side of the Moon adlı blog 20. yazımın son deminde de yayının bence en güzel yerinden bir kesite yer vermiştim. Fakat geçen zaman içerisinde o kadar çok şey oldu ki… Çok… Çok fazla… Bu yüzden yeniden sakin bir zamanda izleyip üzerine bolca düşünmek arzusunu içimde susturamadım. İyi ki de daha fazla susturmamışım. Çünkü kafamdaki, kalbimdeki ama en çok da ruhumdaki yırtığa onarım etkisi bu defa farklı biçimde kaçınılmaz oldu. Öyle bir konuşmaydı ki Gestalt ekolünü, Zeigarnik etkisinin keşfini, Sayın Orbay’ın kendi yaşam öyküsünden bazı kesitleri ve iç dünyasını tüm şeffaflığıyla bizlere aktarmasını kapsıyordu. Derin, sahici ve şiddetle sarsıcı…
Pek muhtemel şimdi içinizden geçirebilirsiniz: “Dijital platformda olan ve sosyal medyada da kesitleri bulunan bir videoyu izlemek için neden bu kadar çaba harcadın?” diye. Bunun tarifi beni biraz zorlar, yalan yok. Belki birçok kişi için saçma, gereksiz abartı ya da yeterince anlam yükleme hâli çok manasız gibi görünebilir. Benim için ise tüm bunlardan çok uzak. Şöyle ki; bir konuda tamamlanmamışlık vardı içimde. Ve bu, günbegün sevimsiz bir hâl alıyordu. Ne tamamlayabiliyor ne de yok sayabiliyordum. Vadesi vardı belli ki. Her şeyin olduğu gibi… İçimde dolmayan, dolamayan, dolduramadığım bir kopukluk vardı hissindeydim. Eksik olanın çağrısı gibiydi, bir nevi. O yüzdendi o yayını izlemeye zaman ayırma uğraşım işte.
Geçen gün Sanat Okur adlı web sayfasında çağdaş sanatçı Loya Kader Öztürkmen’in “Dünden Sonra, Yarından Önce, Şimdi” adlı sergisine dair çevirmen, sanat yazarı ve kültür menajeri Zeynep Nur Ayanoğlu’nun yazdığı yazıda, sanatçının birebir müdahalede bulunmadan sergilediği kilime “Ruh Yırtığı” adını vermesi içimde bazı şeyleri bütünlememi sağladı. Yapbozun kaybolan, bir türlü de bulunamayan parçası misali… İçimdeki ne adlandırabildiğim ne tanımlayabildiğim eksikliği bu sanat yazısındaki iki kelime benim yerime yaptı adeta.
Bahsi geçen ekole ve etkiye bilimsel yaklaşımla değinirsek, Gestalt psikolojisi ya da gestaltizm; bilişsel süreçler içerisinde özellikle de algı ve algısal örgütlenme konularına yoğunlaşmış olan psikoloji teorisidir. Yirminci yüzyılın ilk yarısında Almanya’da ortaya çıkmıştır. Gestalt psikolojisi, kaotik görünen bir dünyada anlamlı bir algıya sahip olmamızın temelde hangi kanunlara dayandığını anlamaya çalışmaktadır. Bu psikolojinin ana prensibi, zihnin kendi kendisine algıladığı şeyleri bir bütün olarak görmeyi organize etmesidir. Zaten beynimiz de biz farkında olmadan her daim bir bütünü algılama eğilimindedir. Eğer parçaları eksik bir şey söz konusu ise bize o nesneyi, o durumu veyahut o sohbeti hayal etmemizi sağlar ve bir şekilde o konuyu tamamlatmaya çalışır. Dolayısıyla “tamamlanmamış işler” kavramı da yine bu ekol kapsamında karşımıza çıkar. Zeigarnik etkisi ise psikolog Bluma Zeigarnik’in 1900’lerin başında garsonlarla yaptığı bir araştırmada onların hafıza yeteneğinden esinlenerek keşfetmiş olduğu; tamamlanmamış görevlerin, tamamlanmışlara göre yüzde 90 daha fazla hatırlanmasını sağlayan psikolojik fenomendir.
Tamamlanmamış, yaşanmamış şeyler ve sergide bir eser adı… Bu birbiriyle alakası olmayan iki şeyi, adeta fakültede kullanmaktan en nefret ettiğim, ellerimi yara yapmaya sebep olan hızlı yapıştırıcı etkisiyle bir araya nasıl getirdiğim de zihnin bütünleyici gayreti ile mümkün oldu. Tamamlamadığım, tamamlayamadığım, tamamlayamayacağım ve tamamlamayı da hiç istemediğim şeyler olmuştu son zamanlarda. Ben ne kadar düşünmemeye çalışsam da Zeigarnik etkisinden kaçınılmazdı. Diğer yandan da yaşam ritmimde önceliklerim değişince, projelerim gereği iş akış hızım artınca, istemeden de olsa kenara koymak zorunda olduğum konular kitaplığın üst raflarında yerlerini almışlardı. Yüzde 50 bilinçli, yüzde 50 kendiliğindenlik etkisinden dolayı ertelenmişti yani bir şeyler. Böyle zamanlarda insan ne burnunun ucundakini görebiliyor ne kalbinin sesini dinleyebiliyor ne de ruhunun varlığını hissedebiliyormuş, meğer. Hal böyle olunca zihnimizde, kalbimizde ama en önemlisi ruhumuzda, bile bile lades misali, yırtık oluşturabiliyoruz. Her ruhun istemeden hakikatten yoksun kaldığı olur ya hani; tam da öyle bir şey gibi. Sadece kendimizin onarabileceğini de ya hiç akıl etmiyoruz ya da o vakitte o seçenek hiç işimize gelmiyor. Zor çünkü… Kendi başımıza bir şeyleri aşabilmek. İnsanız işte; her duygunun içinden geçmeden tamamlanmıyoruz. Bırakalım… Hayatın bize bir şeyleri tamamlatmasına açık olmak için… İnanalım. Sonuç o an için iyi görünmese bile emin olalım ki uzun vadede bizim iyiliğimize olma hâlinin mümkünlüğüne… Her ne olursa olsun geçiştirmeden yaşayalım o sancıyı. İçinde kala kala, kavrula kavrula, yarayı kanata kanata… İz kalacağını da bile bile… O kalan iz sayesinde iyileşeceğiz çünkü. İz kalmadan iyileşmemiz ihtimali olduğuna hiç inanmadığım bir yerden… Tüm içtenliğimle… Çünkü o, bir şeyleri tekrarlamamaya sebebimiz olacak. Unutur gibi olduğumuzda bize anımsatıcılığıyla… Olsun… Bu hayatta bir şeyler tasamız olsun. Olsun ki süregelen bizdeki yansıması da defolup gitsin. “Tasası olmayanın tasarısı olmaz.” demiş ya filozof ve yazar Arthur Schopenhauer. Ekliyorum: Tasamızın olmasına izin vermeyi denesek nasıl olurdu her şey? Sonra da o tasamıza tasarım arayışımız ile ışık tutsak… Tıpkı Caravaggio’nun eserlerindeki gibi… İçimizde tüm tamamlanmamış konular böylece günbegün azalırdı belki. İyileşirdi de hem… “Tamamlanmamış işler” dosyamızdaki yapılacaklarımız tamamlanırdı böylece. Tamam, kabul; tamamlanmamışların tamamlandığı an kuvvetli bir sancı olurdu illaki ama en nihayetinde hafifleme iksirini de içirtmiş olurdu hayat.
Sergide bir eser adı, tüm tamamlanmamışlığıma özetin bendeki sesiydi bunlar… Tüm tamamlanmamışlara inat, kendimizde tamamlanmalarımıza…
26.02.2026
20.00 – Bostancı / İSTANBUL




Yorumlar